Tahtaköprü-Çukurca-Domaniç-Çarşamba-Kocakovacık-Sorgun
rotasında bir Karagöz Turizm gezisi.
Kötü bir huyum vardır. Randevularıma hep
erken giderim. Hele bir de ulaşım kaygısı yaşıyorsam normalden çok önce
yola çıkar genellikle de yarım saat, bir saat önceden olmam gereken yerde
olurum. Gezi için toplanma yerine de yarım saat önceden geldim. Doğal
olarak da kimsecikler yoktu. Ancak bir sürpriz de beni bekliyordu. Günlerden
23 Nisan, her yer bayraklarla süslenmiş ve yollar bomboş. Kısa günün karı
diyerek heykelönünün şöyle güzel bir fotoğrafını çektim.Arabalardan
dolayı gün içinde böyle poz bulmak kolay değil.
Oo iyi!! Gezinin rehberi Şinasi Bey.. Şinasi Bey gideceğimiz yöreyi,
insanlarını ve kültürünü çok iyi tanıyan biri. Dolayısıyla da gezdiğimiz
yerlerle ilgili bilgi verirken, içerisine anıları da katıyor bol bol ve bu
da geziyi daha keyifli hale getiriyor. Hadi bakalım. Güzel olacak galiba..
Kahvaltı molası Tahtaköprü'de. Köy kahvesinden aldığımız taze çay eşliğinde
nefis ev yapımı poğaçalarımızı yerken dikkatimiz bando sesine dönüyor.
O da ne!! İlkokulda bayram şenlikleri var. Köy halkı okul etrafında
toplanmış. Çocuklar rengarenk giyinmişler, köyde yürüyüşe çıkıyorlar.
Asker kıyafetliler,gelenksel yörük kıyafetliler, komando, kafkas.. Hele
arkadaki en küçükler içinde gelin ve damat varki tam fotoğraflık. Biz çayımızı
içerken çocuklar köydeki yürüyüşlerini bitirip okula döndüler; bizde
köyden ayrıldık.
Yolun bundan sonraki 20km lik kısmı benim en sevdiğim yollardan. Oldukça düzgün,
geniş bir yol. Ormanların içinde virajlarla yüksele yüksele 1000m ye
kadar çıkıyor. Bu yükseklikteki kocayayla dan sonra inişe geçiyorsunuz.
Yol Domaniç'te sona eriyor. Bu yolun en büyük özelliği her virajında
birden fazla çeşme bulunması.Özellikle haftasonları çevreden(İnegöl ve
Tavşanlı) insanlar buraya pikniğe geliyorlar ve her çeşmenin başında
kurulu bir mangal görebiliyorsunuz."Bu yolda kaç tane çeşme var
bilene hediye veriyorum" diyor Şinasi Bey. Herkes bir şey söylüyor.
Ben 64 diyorum, çünkü daha önce buradaki çeşmeleri saymıştım. Domaniç'a
kadar çeşmeleri sayıyoruz, ödül de benim oluyor haliyle...
İki adet de yayla var. Kocayayla ve Arapoturağı. (Araplar buranın içine
mi etti acaba?)Buralarda bazı tesisler ve meyva,sebze satan köylüler var.
Meyva sebze nefis ama en nefisi su. Bir bidon doldurmayı ihmal etmeyin.
Domaniç'e girmeden sola sapıyoruz ve
yolumuz Domaniç'i karşıdan gören Domur köyüne ulaşıyor. Bu köyde Mızıkçamı'nı
ziyaret ediyoruz.Bin yaşını aşmış bu ihtiyar çam ağacı 1987 yılında
devrilmiş. Şimdi gövdesi korunuyor. Efsaneye göre Osman Gazi'nin ebesi bu
ağaçta Osman Gazi'nin beşiğini sallamış.
İkinci durağımız Çukurca. Bu köy bölgesel bir merkez. Çünkü pazar bu
köyde kuruluyor. Bu gün de pazar günü. Sabah erken saatler pazar daha
kalabalıklaşmamış. Ancak bayram burada da devam ediyor. Şarkı, türkü
sesleri geliyor okul tarafından.. Bakıyoruz; çocuk korosu ve etrafında
sandalyelerde toplanmış köylü kadınları.. Erkekler ise geride,bahçe
duvarlarına tırmanmış. Fotoğraf almaya çalışıp beceremeyince geri dönüyorum,
pazarı, köyü ve köylüleri keşfe çıkıyorum..İnsanlar biraz tuhaf bakıp
sizi incelemekle beraber, güleryüzlü, herkes hoşgeldin demeyi ihmal
etmiyor. Çoğu kara tenli, ihtiyarların beli bükük...
Evler taştan. Ne de olsa taşı bol
memleket. İlk kat taştan, ikinci kat ya taştan ya da kerpiçten.Bahçe
duvarları da taştan. Ama kapılar, pencereler ve eyvanlar ahşaptan. Evin
yanında genellikle bir asma eşlik ediyor. bu bölgenin genel köy mimarisi
bu, pek değişmiyor.
Doğrusu bu köy bana pek tanıdık geliyor.Harmancık'ta geçen çocukluğumu
hatırlıyorum. Aynı insanlar sanki. Bastonlu, yelekli, yelek cebinde mutlaka
köstekli saati olan, beyaz sakallı amcalar; belleri iyice bükülmüş, kuşaklı
basmalı ebeler..Küçüklüğümde insanların yaşlanınca bellerinin büküldüğünü
sanırdım. Şehire gidince hiç yaşlı göremez şaşırırdım. İşte o yaşlılar
burada, aynı evlerde, aynı kıyafetlerle ve aynı güleryüzle burada yaşamaya
devam ediyormuş meğerse. Milli bayramları bile aynı şekilde kutlamaya
devam ediyorlar.
İnsanları dahil herşeyi bana tanıdık gelen bu köyde tek alışamadığım
şey arabadan iner inmez karşılaştığımız kesif bir gübre kokusuydu.
Daha sonra gideceğimiz köylerde de aynı durumla karşılaşınca "demekki
ben onbir yaşıma kadar bu kokuyla yaşamışım" dedim kendi kendime .
Çukurca'dan çıkıp ünlü Sarıkız
efsanesinin geçtiği Ilıcaksu'ya gidiyoruz. Burası sulak bir alan. İki küçük
gölcük, gölcüğün etrafında çok büyük ve yaşlı ağaçlar var. Kadınlar
çevrede ot topluyorlar. Bir adet çay bahçesi yapılmış. Ancak burası da
çok kötü kokuyor. Kokudan arındırılıp su da biraz temizlense nefis bir
dinlence alanı.
Öğlen yemeği Domaniç'te. Yemekte en ilginç şey herhalde ev yapımı yoğurttu.
Hazır alınmış yoğurtlara alıştığımızdan ilk başta biraz sulu gibi
gelmekle beraber tadı yine beni eskilere, köyde annemin mayaladığı yoğurtlara
aldı götürdü. Yemekten sonra kısa bir şehir turuna çıktım. Oldukça küçük
bir yer. İki tane camisi var. Bir tanesi çatılı, bahçeli çok şirin bir
cami diğeri ise son yıllarda yapıldığı belli olan kubbeli oldukça sıradan
bir cami. Yalnız bu caminin minaresinde bir kitabe var ki buna güldüm. Sanırım
bu caminin yerinde eski bir cami varmış, bunu yıkıp yenisini yapmışlar
ama kitabeyi atmaya kıyamamışlar.. Bir de bir çeşme farkettim ki eski bir
yapıdan araklama olsa gerek mermeri. Atatürk heykeli de oldukça tanıdık.
Bu heykelden başka yerlerde de gördüğümü çok iyi hatırlıyorum, hatta
bir tanesi gezinin sonunda uğrayacağımız Keles. Seri üretim bir heykel.
Yemekten sonraki durağımız Çarşamba köyü. Bu köyde Hayme Ana'nın
mezarı var. Hayme Ana Osmangazi'nin ebesi yani Ertuğrul Gazi'nin anası, Gündüz
Alp'in eşi imiş. Hoop orda dur bakalım!!! Ne Gündüz Alp'i? O Ertuğrul
Gazi'nin kardeşi değil miydi? Değilmiş efendim.. En son araştırmalara göre
Ertuğrul Gazi'nin babasının Süleyman Şah değil Gündüz Alp olduğu anlaşılmış.(Nasıl
anlaşıldıysa?) Türbede de Süleyman Şah yazısı silinip Gündüz Alp yazılmış.
Gündüz Alp'in mezarı Ankara Beypazarı'nda. Ertuğrul Gazi Selçuklulara
Yassıçemen savaşında yardım edince Söğüt bölgesini kapmışlar ya. Bu
Yassıçemen de oralarda bir yerlerde işte. Ankara'daki Haymana da Hayme Ana
ile ilintili bir şey olabilir. Defterime bunu araştır diye not düşüyor
ve tarih faslını noktalıyorum.
Türbe Abdülhamit zamanında yapılmış.
Ancak son yıllara kadar bakımsızlıktan dökülüyormuş. Şimdilerde
restorasyon yapıp, köyde yörük şenlikleri düzenleyerek turizmi geliştirmeyi
amaçlıyorlar.
Türbeyi bırakıp müzeye giriyoruz. Müzede de eski bir tanıdık ile karşılaşıyorum.
Dömüldek. Dömüldek ne ki? diye soranlara hemen cevap vereyim: Bir müzik
aleti. Çifte nara veya kudüm de denen iki kısımlı bir müzik aleti.
Mehter takımında da görebilirsiniz. Yörenin düğünlerinin davul, zurna
ile birlikte ayrılmaz müzik aleti idi dömüldek. Yakınlarda bir alevi köyü
varmış orada yapılıyormuş, zaten müzisyenler de oradan çıkarmış
genelde..
Çarşamba'dan sonra yolu dağlara vuruyoruz. Bir süre sonra asfalt da
bitiyor. Toprak ve dar yollarda ilerliyoruz. Buralar memleketimizin bu kısmında
göremeyeceğimiz kadar ıssız. Orman yerine garip bir bitki örtüsü başlıyor.
Benim hiç görmediğim bir bitki, soruyorum kimse bilmiyor. Doğrusu Uludağ'ın
arka yüzünde, bu kadar yakınımızda olmasına rağmen bir o kadar da
uzakta olan bir yer, çok garip...Sarıot isiminde bir köyün içinden geçiyoruz,
başka da bir yerleşim yok yakınlarda. Yalnız bir köy.
Bursa sınırlarına girdikten sonra derin
bir vadi karşılıyor bizi. Vadi hakikaten ürkütücü. Yüksekten korktuğum
için pek bakamıyorum, bir an önce bitsin şu vadi diyorum ama bir türlü
de bitmek bilmiyor. Derken Kocakovacık köyüne ulaşıyoruz. Bu köy Bursa'nın
belki de en uzak köyüdür. Keles'e 30 km daha varmış. Oldukça sarp bir
yamaca kurulmuş. bir tarafı dağ diğer tarafı ise uçurum. bundan 20 yıl
öncesine kadar 1500 nüfuslu bir yermiş ama şimdilerde nüfusu 600 civarı
imiş. Mimari yapısı özgün, arada tek tük beton olsa da köyün genel yapısı
korunmuş. Bu hali ile Cumalıkızık'a benziyor ama buranın daha özgün bir
tarafı var, insanlar da özgün burada. Dağlı yörükler eski gelenekleri
ile yaşıyorlar. Bu Cumalıkızık'ta yok. Tabi bu korunmada köyün büyük
yerleşimlere ve yollara uzak olmasının çok büyük payı var.İnşallah
bir koruma sağlanır buraya, fazla bozulmadan ve insanları mağdur
edilmeden...
Köyü dolaşmaya çıkıyoruz. Şinasi Bey'i hemen herkes tanıyor. Selamlaşıyorlar.
Dokumalarını satmak isteyen kadınlar var. Birkaç kadın ekmek pişiriyor.
Bize de bir parça hediye ediyorlar. Sıcacık nefis bir ekmek parçası. Köyde
bir kaç fırın var böyle. Hemen hepsinde de bir faaliyet vardı. Ben yine
çocukluğuma gittim. Annem haftalık ekmeği bu fırınlarda yapardı. Önce
fırına odunlar atılır, yakılır, yeterinde kızdırıldıktan sonra
"süngere" adı verilen aletle köz halinde kömür ve kül fırından
çekilir, küreklerle önce pideler, onlar piştikten sonra da ekmekler içine
konurdu. İlk çıkan pideler çocuklara dağıtılır, biz de bayram ederdik.
Fırından çekilen közün içine de mısır,ayva gibi şeyler pişirilirdi.
Herkes ekmeği kendi yaptığından her evde tekne, kürek, ekmek tahtası
gibi gereçler olurdu. Teknede hamurun yoğurulması da çok eğlenceli bir şeydi
çocuklar için. Hele teknenin kenarından hamuru kazımak.
Köyün içinde artık kullanılmayan birkaç
adet de çamaşırhane var. Bir adet yalak, kazanların konduğu bir ocak ve
çamaşırlara vurulan tokaçlar. Bizim köyde kadınlar çeşme başlarında
yapardı bu işi, çamaşırhane yoktu. burada farklı.
Birkaç tane misafirhane varmış, bir tanesine girdik. Kapısında bir kitabe
de vardı 1900lerin başını gösteren. Bu bölgedeki köylerde misafir odası
diye bir şey vardır. Köye gelen yabancılar oralarda kalırlar. Genelde
cami odasına bitişik bir tanedir ama Kocakovacık büyük bir köy olduğundan
olsa gerek sayısı birden fazla.
Dokuma yapan kadınlara uğruyoruz. İki yaşlı teyze oturmmuşlar bir şeyler
dokuyor. Dokuma yapılan alet adı her ne ise buralarda bir çok ailede vardır.
Koyunlarını kırkarlar, yünlerini kendileri ip haline getirirler, boyamasını
kendileri yaparlar, iplerini de kendileri dokurlar, değişik giysiler
yaparlar.
Köydeki kısa gezimizde göremediğimiz ama benim 1970li yıllardaki çocukluğumdan
hatırladığım ama sonraları kaybolan bazı adetleri de hatırlayınca bu yörük
köylerinin kimlikleri daha iyi anlaşılır sanırım. Çoğunluğu çekik gözlü
insanların yaşadığı bizim köyümüzde bir demirci bir adet de lider aile
vardı. Demirci çift, çubuk ile ilgili tamiratları yapardı ki herhalde köyün
tek sanayicisi sayılabilir. Yönetici ailenin elinde bir kılıç vardı ve
dede geleneğine bu aile öncülük ederdi. Her köyde belirli dedeler olur,
buralara her yıl bahar aylarında ziyaretler yapılır, topluca yemek yenir,
eğer burası mezarlık ise ölülere dualar edilir, ağıtlar yakılır, çiçekler
ekilirdi. Dedelerin bazıları mezarlık bazıları ise ataların mezarlarının
olduğu düşünülen yerlerdi ama belirgin bir mezar da yoktu. En son dede
ise bir panayır havasında geçer bu dedeye erkekler de katılırdı.
Düşünler ise üç dört gün sürer, mutlaka davul-zurna gelir, içkiler içilir,
yemekler yenilir, zeybek oynanırdı, köyün delikanlılarının doyasıya eğlendiği
bir bayram havasında geçerdi.
Ben bir çocuk olarak bu geleneklerin çok hızlı bir şekilde kaybolmasını
da 1979,80 yıllarında yaşadım. Fakirlik ve bir takım tarikat ehlinin
etkisi ile düğünler sade bir mevlide dönüştü, insanlar yavaş yavaş
ekmeğini şehirde aramaya başlayınca onlar da kalmadı. Şimdi bir çok köyde
sadece yaşlılar yaşıyor, şehirlere yerleşen insanlar ise hiç bir özgün
adetini korumadan sıradan şehirli gibi yaşamaya çalışıyor.
Kocakovacık gezimiz bitince tekrar yola koyuluyoruz. Derin vadi bir türlü
bitmek bilmiyor. Şinasi Bey bu vadi ile ilgili hikayeler anlatıyor. Eski
zamanlarda bizanslılar düşmanlardan kaçmak için bu vadideki mağaralara sığınıyorlarmış,
ilginç bir çok buluntular elde edilmiş buralardan. Gelemiç köyünü de geçip
Sorkun köyüne gelene kadar bu vadi bize eşlik ediyor. Sorkunda iniyor ve köy
müzesinde eski ve hediyelik eşyalar arasında çay ve poğaça eşliğinde
dinleniyor, sohbet ediyoruz.
Bu ilginç vadi köyünün mandırasında alışveriş yaptıktan sonra yine o
derin vadinin eşliğinde Keles'e kadar geliyoruz. Buralar artık tanıdık
yerler, uludağ'ın arka yüzündeki karlı görüntüsü haricinde ilginç
bir şey yok.
Sabahleyin yeni bir devletin doğumunu müjdeleyen 23 nisan günü Osmanlı'nın
doğduğu toprakları gezecek olmanın ilginç tesadüfünü düşünürken
kendimi hiç hesaba katmamıştım ama galiba osmanlının beşiği derken
kendi kişisel geçmişimi de hatırlamak durumunda kaldım bu gezide. Osmanlının
doğduğu topraklar aynı zamanda benim de doğduğum topraklar ve aynı
Osmanlı gibi Bursa'dan İstanbul'a uzanan bir hayat hikayem var benim de. Ve
ileriye doğru her adımda geçmişimden ne kadar koptuğumu düşündüm, gübre
kokulu köyümden ve anne-babamın artık bana masal gibi gelen zor hayat koşullarından.
Aynen Osmanlı gibi ve de aynen Türkiye gibi. Ama benim için geçmişi hatırlamak
bir dağın arkasına geçmek kadar kolay da ya toplumumuz yani Osmanlının
torunlarının geleceğe adımlarını atarken geride bıraktıkları?Unuttuğu
değerleri? İlle kopmak mı gerek adetlerden, geleneklerden kısacası geçmişten?
Geçmişten kopuk bir gelecek; gelecek de acaba nasıl gelecek?
Karagöz Turizm ve Sn.Şinasi Çelikkol'a sonsuz teşekkürler. Hem gezi için
ve hem de yerel kültürümüze yaptıkları katkılar için.