Gezi Yazıları - 9 -
 

Yazan: Sami Akyürek

 

Osmanlının Beşiğine Yolculuk

 

Tahtaköprü-Çukurca-Domaniç-Çarşamba-Kocakovacık-Sorgun rotasında bir Karagöz Turizm  gezisi.

Kötü bir huyum vardır. Randevularıma hep erken giderim. Hele bir de ulaşım kaygısı yaşıyorsam normalden çok önce yola çıkar genellikle de yarım saat, bir saat önceden olmam gereken yerde olurum. Gezi için toplanma yerine de yarım saat önceden geldim. Doğal olarak da kimsecikler yoktu. Ancak bir sürpriz de beni bekliyordu. Günlerden 23 Nisan, her yer bayraklarla süslenmiş ve yollar bomboş. Kısa günün karı diyerek heykelönünün şöyle güzel bir fotoğrafını çektim.Arabalardan dolayı gün içinde böyle poz bulmak kolay değil.
Oo iyi!! Gezinin rehberi Şinasi Bey.. Şinasi Bey gideceğimiz yöreyi, insanlarını ve kültürünü çok iyi tanıyan biri. Dolayısıyla da gezdiğimiz yerlerle ilgili bilgi verirken, içerisine anıları da katıyor bol bol ve bu da geziyi daha keyifli hale getiriyor. Hadi bakalım. Güzel olacak galiba..
Kahvaltı molası Tahtaköprü'de. Köy kahvesinden aldığımız taze çay eşliğinde nefis ev yapımı poğaçalarımızı yerken dikkatimiz bando sesine dönüyor. O da ne!! İlkokulda bayram şenlikleri var. Köy halkı okul etrafında toplanmış. Çocuklar rengarenk giyinmişler, köyde yürüyüşe çıkıyorlar. Asker kıyafetliler,gelenksel yörük kıyafetliler, komando, kafkas.. Hele arkadaki en küçükler içinde gelin ve damat varki tam fotoğraflık. Biz çayımızı içerken çocuklar köydeki yürüyüşlerini bitirip okula döndüler; bizde köyden ayrıldık.
Yolun bundan sonraki 20km lik kısmı benim en sevdiğim yollardan. Oldukça düzgün, geniş bir yol. Ormanların içinde virajlarla yüksele yüksele 1000m ye kadar çıkıyor. Bu yükseklikteki kocayayla dan sonra inişe geçiyorsunuz. Yol Domaniç'te sona eriyor. Bu yolun en büyük özelliği her virajında birden fazla çeşme bulunması.Özellikle haftasonları çevreden(İnegöl ve Tavşanlı) insanlar buraya pikniğe geliyorlar ve her çeşmenin başında kurulu bir mangal görebiliyorsunuz."Bu yolda kaç tane çeşme var bilene hediye veriyorum" diyor Şinasi Bey. Herkes bir şey söylüyor. Ben 64 diyorum, çünkü daha önce buradaki çeşmeleri saymıştım. Domaniç'a kadar çeşmeleri sayıyoruz, ödül de benim oluyor haliyle...
İki adet de yayla var. Kocayayla ve Arapoturağı. (Araplar buranın içine mi etti acaba?)Buralarda bazı tesisler ve meyva,sebze satan köylüler var. Meyva sebze nefis ama en nefisi su. Bir bidon doldurmayı ihmal etmeyin.

Domaniç'e girmeden sola sapıyoruz ve yolumuz Domaniç'i karşıdan gören Domur köyüne ulaşıyor. Bu köyde Mızıkçamı'nı ziyaret ediyoruz.Bin yaşını aşmış bu ihtiyar çam ağacı 1987 yılında devrilmiş. Şimdi gövdesi korunuyor. Efsaneye göre Osman Gazi'nin ebesi bu ağaçta Osman Gazi'nin beşiğini sallamış.
İkinci durağımız Çukurca. Bu köy bölgesel bir merkez. Çünkü pazar bu köyde kuruluyor. Bu gün de pazar günü. Sabah erken saatler pazar daha kalabalıklaşmamış. Ancak bayram burada da devam ediyor. Şarkı, türkü sesleri geliyor okul tarafından.. Bakıyoruz; çocuk korosu ve etrafında sandalyelerde toplanmış köylü kadınları.. Erkekler ise geride,bahçe duvarlarına tırmanmış. Fotoğraf almaya çalışıp beceremeyince geri dönüyorum, pazarı, köyü ve köylüleri keşfe çıkıyorum..İnsanlar biraz tuhaf bakıp sizi incelemekle beraber, güleryüzlü, herkes hoşgeldin demeyi ihmal etmiyor. Çoğu kara tenli, ihtiyarların beli bükük...

Evler taştan. Ne de olsa taşı bol memleket. İlk kat taştan, ikinci kat ya taştan ya da kerpiçten.Bahçe duvarları da taştan. Ama kapılar, pencereler ve eyvanlar ahşaptan. Evin yanında genellikle bir asma eşlik ediyor. bu bölgenin genel köy mimarisi bu, pek değişmiyor.
Doğrusu bu köy bana pek tanıdık geliyor.Harmancık'ta geçen çocukluğumu hatırlıyorum. Aynı insanlar sanki. Bastonlu, yelekli, yelek cebinde mutlaka köstekli saati olan, beyaz sakallı amcalar; belleri iyice bükülmüş, kuşaklı basmalı ebeler..Küçüklüğümde insanların yaşlanınca bellerinin büküldüğünü sanırdım. Şehire gidince hiç yaşlı göremez şaşırırdım. İşte o yaşlılar burada, aynı evlerde, aynı kıyafetlerle ve aynı güleryüzle burada yaşamaya devam ediyormuş meğerse. Milli bayramları bile aynı şekilde kutlamaya devam ediyorlar.
İnsanları dahil herşeyi bana tanıdık gelen bu köyde tek alışamadığım şey arabadan iner inmez karşılaştığımız kesif bir gübre kokusuydu. Daha sonra gideceğimiz köylerde de aynı durumla karşılaşınca "demekki ben onbir yaşıma kadar bu kokuyla yaşamışım" dedim kendi kendime .

Çukurca'dan çıkıp ünlü Sarıkız efsanesinin geçtiği Ilıcaksu'ya gidiyoruz. Burası sulak bir alan. İki küçük gölcük, gölcüğün etrafında çok büyük ve yaşlı ağaçlar var. Kadınlar çevrede ot topluyorlar. Bir adet çay bahçesi yapılmış. Ancak burası da çok kötü kokuyor. Kokudan arındırılıp su da biraz temizlense nefis bir dinlence alanı.
Öğlen yemeği Domaniç'te. Yemekte en ilginç şey herhalde ev yapımı yoğurttu. Hazır alınmış yoğurtlara alıştığımızdan ilk başta biraz sulu gibi gelmekle beraber tadı yine beni eskilere, köyde annemin mayaladığı yoğurtlara aldı götürdü. Yemekten sonra kısa bir şehir turuna çıktım. Oldukça küçük bir yer. İki tane camisi var. Bir tanesi çatılı, bahçeli çok şirin bir cami diğeri ise son yıllarda yapıldığı belli olan kubbeli oldukça sıradan bir cami. Yalnız bu caminin minaresinde bir kitabe var ki buna güldüm. Sanırım bu caminin yerinde eski bir cami varmış, bunu yıkıp yenisini yapmışlar ama kitabeyi atmaya kıyamamışlar.. Bir de bir çeşme farkettim ki eski bir yapıdan araklama olsa gerek mermeri. Atatürk heykeli de oldukça tanıdık. Bu heykelden başka yerlerde de gördüğümü çok iyi hatırlıyorum, hatta bir tanesi gezinin sonunda uğrayacağımız Keles. Seri üretim bir heykel.
Yemekten sonraki durağımız Çarşamba köyü. Bu köyde Hayme Ana'nın mezarı var. Hayme Ana Osmangazi'nin ebesi yani Ertuğrul Gazi'nin anası, Gündüz Alp'in eşi imiş. Hoop orda dur bakalım!!! Ne Gündüz Alp'i? O Ertuğrul Gazi'nin kardeşi değil miydi? Değilmiş efendim.. En son araştırmalara göre Ertuğrul Gazi'nin babasının Süleyman Şah değil Gündüz Alp olduğu anlaşılmış.(Nasıl anlaşıldıysa?) Türbede de Süleyman Şah yazısı silinip Gündüz Alp yazılmış. Gündüz Alp'in mezarı Ankara Beypazarı'nda. Ertuğrul Gazi Selçuklulara Yassıçemen savaşında yardım edince Söğüt bölgesini kapmışlar ya. Bu Yassıçemen de oralarda bir yerlerde işte. Ankara'daki Haymana da Hayme Ana ile ilintili bir şey olabilir. Defterime bunu araştır diye not düşüyor ve tarih faslını noktalıyorum.

Türbe Abdülhamit zamanında yapılmış. Ancak son yıllara kadar bakımsızlıktan dökülüyormuş. Şimdilerde restorasyon yapıp, köyde yörük şenlikleri düzenleyerek turizmi geliştirmeyi amaçlıyorlar.
Türbeyi bırakıp müzeye giriyoruz. Müzede de eski bir tanıdık ile karşılaşıyorum. Dömüldek. Dömüldek ne ki? diye soranlara hemen cevap vereyim: Bir müzik aleti. Çifte nara veya kudüm de denen iki kısımlı bir müzik aleti. Mehter takımında da görebilirsiniz. Yörenin düğünlerinin davul, zurna ile birlikte ayrılmaz müzik aleti idi dömüldek. Yakınlarda bir alevi köyü varmış orada yapılıyormuş, zaten müzisyenler de oradan çıkarmış genelde..
Çarşamba'dan sonra yolu dağlara vuruyoruz. Bir süre sonra asfalt da bitiyor. Toprak ve dar yollarda ilerliyoruz. Buralar memleketimizin bu kısmında göremeyeceğimiz kadar ıssız. Orman yerine garip bir bitki örtüsü başlıyor. Benim hiç görmediğim bir bitki, soruyorum kimse bilmiyor. Doğrusu Uludağ'ın arka yüzünde, bu kadar yakınımızda olmasına rağmen bir o kadar da uzakta olan bir yer, çok garip...Sarıot isiminde bir köyün içinden geçiyoruz, başka da bir yerleşim yok yakınlarda. Yalnız bir köy.

Bursa sınırlarına girdikten sonra derin bir vadi karşılıyor bizi. Vadi hakikaten ürkütücü. Yüksekten korktuğum için pek bakamıyorum, bir an önce bitsin şu vadi diyorum ama bir türlü de bitmek bilmiyor. Derken Kocakovacık köyüne ulaşıyoruz. Bu köy Bursa'nın belki de en uzak köyüdür. Keles'e 30 km daha varmış. Oldukça sarp bir yamaca kurulmuş. bir tarafı dağ diğer tarafı ise uçurum. bundan 20 yıl öncesine kadar 1500 nüfuslu bir yermiş ama şimdilerde nüfusu 600 civarı imiş. Mimari yapısı özgün, arada tek tük beton olsa da köyün genel yapısı korunmuş. Bu hali ile Cumalıkızık'a benziyor ama buranın daha özgün bir tarafı var, insanlar da özgün burada. Dağlı yörükler eski gelenekleri ile yaşıyorlar. Bu Cumalıkızık'ta yok. Tabi bu korunmada köyün büyük yerleşimlere ve yollara uzak olmasının çok büyük payı var.İnşallah bir koruma sağlanır buraya, fazla bozulmadan ve insanları mağdur edilmeden...
Köyü dolaşmaya çıkıyoruz. Şinasi Bey'i hemen herkes tanıyor. Selamlaşıyorlar. Dokumalarını satmak isteyen kadınlar var. Birkaç kadın ekmek pişiriyor. Bize de bir parça hediye ediyorlar. Sıcacık nefis bir ekmek parçası. Köyde bir kaç fırın var böyle. Hemen hepsinde de bir faaliyet vardı. Ben yine çocukluğuma gittim. Annem haftalık ekmeği bu fırınlarda yapardı. Önce fırına odunlar atılır, yakılır, yeterinde kızdırıldıktan sonra "süngere" adı verilen aletle köz halinde kömür ve kül fırından çekilir, küreklerle önce pideler, onlar piştikten sonra da ekmekler içine konurdu. İlk çıkan pideler çocuklara dağıtılır, biz de bayram ederdik. Fırından çekilen közün içine de mısır,ayva gibi şeyler pişirilirdi. Herkes ekmeği kendi yaptığından her evde tekne, kürek, ekmek tahtası gibi gereçler olurdu. Teknede hamurun yoğurulması da çok eğlenceli bir şeydi çocuklar için. Hele teknenin kenarından hamuru kazımak.

Köyün içinde artık kullanılmayan birkaç adet de çamaşırhane var. Bir adet yalak, kazanların konduğu bir ocak ve çamaşırlara vurulan tokaçlar. Bizim köyde kadınlar çeşme başlarında yapardı bu işi, çamaşırhane yoktu. burada farklı.
Birkaç tane misafirhane varmış, bir tanesine girdik. Kapısında bir kitabe de vardı 1900lerin başını gösteren. Bu bölgedeki köylerde misafir odası diye bir şey vardır. Köye gelen yabancılar oralarda kalırlar. Genelde cami odasına bitişik bir tanedir ama Kocakovacık büyük bir köy olduğundan olsa gerek sayısı birden fazla.
Dokuma yapan kadınlara uğruyoruz. İki yaşlı teyze oturmmuşlar bir şeyler dokuyor. Dokuma yapılan alet adı her ne ise buralarda bir çok ailede vardır. Koyunlarını kırkarlar, yünlerini kendileri ip haline getirirler, boyamasını kendileri yaparlar, iplerini de kendileri dokurlar, değişik giysiler yaparlar.
Köydeki kısa gezimizde göremediğimiz ama benim 1970li yıllardaki çocukluğumdan hatırladığım ama sonraları kaybolan bazı adetleri de hatırlayınca bu yörük köylerinin kimlikleri daha iyi anlaşılır sanırım. Çoğunluğu çekik gözlü insanların yaşadığı bizim köyümüzde bir demirci bir adet de lider aile vardı. Demirci çift, çubuk ile ilgili tamiratları yapardı ki herhalde köyün tek sanayicisi sayılabilir. Yönetici ailenin elinde bir kılıç vardı ve dede geleneğine bu aile öncülük ederdi. Her köyde belirli dedeler olur, buralara her yıl bahar aylarında ziyaretler yapılır, topluca yemek yenir, eğer burası mezarlık ise ölülere dualar edilir, ağıtlar yakılır, çiçekler ekilirdi. Dedelerin bazıları mezarlık bazıları ise ataların mezarlarının olduğu düşünülen yerlerdi ama belirgin bir mezar da yoktu. En son dede ise bir panayır havasında geçer bu dedeye erkekler de katılırdı.
Düşünler ise üç dört gün sürer, mutlaka davul-zurna gelir, içkiler içilir, yemekler yenilir, zeybek oynanırdı, köyün delikanlılarının doyasıya eğlendiği bir bayram havasında geçerdi.
Ben bir çocuk olarak bu geleneklerin çok hızlı bir şekilde kaybolmasını da 1979,80 yıllarında yaşadım. Fakirlik ve bir takım tarikat ehlinin etkisi ile düğünler sade bir mevlide dönüştü, insanlar yavaş yavaş ekmeğini şehirde aramaya başlayınca onlar da kalmadı. Şimdi bir çok köyde sadece yaşlılar yaşıyor, şehirlere yerleşen insanlar ise hiç bir özgün adetini korumadan sıradan şehirli gibi yaşamaya çalışıyor.
Kocakovacık gezimiz bitince tekrar yola koyuluyoruz. Derin vadi bir türlü bitmek bilmiyor. Şinasi Bey bu vadi ile ilgili hikayeler anlatıyor. Eski zamanlarda bizanslılar düşmanlardan kaçmak için bu vadideki mağaralara sığınıyorlarmış, ilginç bir çok buluntular elde edilmiş buralardan. Gelemiç köyünü de geçip Sorkun köyüne gelene kadar bu vadi bize eşlik ediyor. Sorkunda iniyor ve köy müzesinde eski ve hediyelik eşyalar arasında çay ve poğaça eşliğinde dinleniyor, sohbet ediyoruz.
Bu ilginç vadi köyünün mandırasında alışveriş yaptıktan sonra yine o derin vadinin eşliğinde Keles'e kadar geliyoruz. Buralar artık tanıdık yerler, uludağ'ın arka yüzündeki karlı görüntüsü haricinde ilginç bir şey yok.
Sabahleyin yeni bir devletin doğumunu müjdeleyen 23 nisan günü Osmanlı'nın doğduğu toprakları gezecek olmanın ilginç tesadüfünü düşünürken kendimi hiç hesaba katmamıştım ama galiba osmanlının beşiği derken kendi kişisel geçmişimi de hatırlamak durumunda kaldım bu gezide. Osmanlının doğduğu topraklar aynı zamanda benim de doğduğum topraklar ve aynı Osmanlı gibi Bursa'dan İstanbul'a uzanan bir hayat hikayem var benim de. Ve ileriye doğru her adımda geçmişimden ne kadar koptuğumu düşündüm, gübre kokulu köyümden ve anne-babamın artık bana masal gibi gelen zor hayat koşullarından. Aynen Osmanlı gibi ve de aynen Türkiye gibi. Ama benim için geçmişi hatırlamak bir dağın arkasına geçmek kadar kolay da ya toplumumuz yani Osmanlının torunlarının geleceğe adımlarını atarken geride bıraktıkları?Unuttuğu değerleri? İlle kopmak mı gerek adetlerden, geleneklerden kısacası geçmişten? Geçmişten kopuk bir gelecek; gelecek de acaba nasıl gelecek?
Karagöz Turizm ve Sn.Şinasi Çelikkol'a sonsuz teşekkürler. Hem gezi için ve hem de yerel kültürümüze yaptıkları katkılar için. 

 

Sami Akyürek 23 Nisan 2006

Fotograf: Sami Akyürek 

 

 

Karagöz Turizm Seyahat Acentası
Kapalıçarşı Eski Aynalı Çarşı No:4 16020 Bursa -Türkiye
Tel/Fax: 224 2218727 - 2205350