Gezi Yazıları - 7 -
 

Yazan: Gökhan Çelikliay

 

Kapadokya

Karagöz Turizm ve Seyahat Acentası tarafından düzenlenen ve üç gün sürecek olan Kapadokya gezisine başlamak için 23 Nisan sabahı saat 6:30'da Ulucami'nin önündeyiz. Çantalar otobüse yerleştiriliyor ve işte bizleri Kapadokya'ya götürecek olan Ankara yolundayız. Uzun bir yolculuğun başlangıç saatleri bunlar. Yola çıkınca tur organizatörümüz Uğur Çelikkol ve rehberimiz Necdet Hakgüden içtenlikle selamlıyorlar bizleri. Yolculuğumuz hakkında başlıca bilmemiz gereken bilgileri ve tur programını anlatıyorlar. Necdet Hakgüden Profesyonel Turist Rehberi ve öğretmen. Daha önce çok kezler yabancı gruplarla gitmiş Kapadokyaya. Bizlerin Kapadokya'ya götürdüğü ilk Türk grubu olduğunu söylüyor. Grubumuz Türk diyoruz ama grubumuzda iki İtalyan Bey ve Bir Brezilyalı Hanım da var. Verdiği bilgilerle güvenimizi kazanan Necdet Hocaya kanımız kaynıyor hemen. Uğur Çelikkol'u ise daha önceden düzenlediği Safranbolu ve Bursa'nın dağ köyleri gezilerinden tanıyoruz. Farklı ve düzeyli hizmet vermeye çalışıyor Türk Turizmine...

 

İlk durağımız Eskişehir. Eskişehir'in içine doğru ilerliyoruz. Hedefimiz Eskişehir Garı. Aslında burada mola vermek için durmuyoruz. Cumhuriyetin 75. yılını kutlama programı içerisinde tüm Türkiye'yi dolaşan Cumhuriyet Treni birazdan Eskişehir Garı'na girecek. Bizlerde Cumhuriyet çocukları olarak bu anlamlı günde Cumhuriyet Treni'ni karşılayacağız. Eski istasyon binası daha sabahtan renkli kıyafetler içindeki öğrencilerle ve çocuklarla dolmuş. Ellerindeki Atatürk resimli bayrakları sallıyorlar hiç yorulmadan. Gazilerimiz yeşil renkli üniformalarını giymişler, gurur ve sabırsızlıkla bekliyorlar treni. Haberciler ise gazilerimizle röportaj yapabilmek için sıraya girmişler nerdeyse. Dakikalar geçmek bilmiyor, istasyondaki herkes sabırsız. Ve uzaklardan buharlı trenin keskin düdüğü duyuluyor. Kalpleri bir heyecan dalgası kaplıyor. Tren istasyona girdiğinde ise alkışların sesi trenin tok düdük sesini bastırıyor. İnsanların coşkusu gerçekten görülmeye değer.

Cumhuriyet Treni'ni Eskişehirlilere emanet edip yeniden koyuluyoruz yola. Bursa'da yeşile alışkın olan bizlere Ankara yolu oldukça çorak ve sıkıcı geliyor. Doğa, İç Anadolu'ya cömert davranmamış anlaşılan. Ankara Gölbaşı'na vardığımızda günü çoktan yarılamışız bile. Öğle yemeğimizi göl kenarındaki Öğretmen Evinde yiyoruz. Leziz bir yemeğin ardından yine yollardayız. Tuz Gölünü o kendisine has renginden tanıyoruz. Göl içerdiği tuz sebebiyle eflatuna benzer bir renk almış. Tuz Gölünün kenarında duruyoruz. Yağış mevsimi olduğu için su seviyesi yüksek. Göl kıyısına gittiğimizde kumlar üzerindeki beyaz tuz tabakasını görüyoruz. Beyaz tuz tabakası üzerinde fotoğraf çektirip yola devam ediyoruz.

Güneş yavaş yavaş alçalmaya başladığında bizde Kapadokyaya varıyoruz. Akşam güneşinin kızıl tonlarının Kapadokya'nın eşsiz görünümünü bir kat daha güzelleştirdiğini farkediyoruz. Ürgüp'teki dört yıldızlı Mustafa Otel'e vardığımızda saatler sekizi gösteri-yordu. 23 Nisan tatilini değerlendiren bir çok insanın Kapadokya'ya akın ettğini  görüyoruz. Odalarımıza yerleşiyoruz. Akşam yemeğimizi yedikten sonra otelin toplantı salonunda toplanıyoruz. Rehberimiz Necdet Bey, daha önceki gezilerinde Ürgüp'te turizme gönül vermiş bir insanla tanışmış. Ürgüp'ün esnafından Ömer Aksoy, turizme ilgi duyan, destek veren ve fotoğraf konusunda profesyonel bir insan. Bizlere kendi çektiği fotoğraflarından oluşan bir slayt göste-risi sunuyor. Kapadokyanın güzelliği karşısında büyülenmiş olarak slaytları izliyoruz. Yarın bu güzellikleri görecek olmanın heyecanını hissederek geceyi noktalıyoruz.

 

24 Nisan sabahı erken kalkıyoruz çünkü gezi programımız hayli yüklü. İlk olarak Nevşehir'e 7 km. uzaklıktaki Uçhisar'a gideceğiz. Ama yoldaki Tresan şarap fabrikasına uğramadan geçmiyoruz. Bizlere fabrikanın Gıda Mühendisi rehberlik ediyor. Fabrikanın üretim yerini ve mahzenlerini geziyoruz. Fabrika, Kapadokya yöresinde yetişen üzümleri değerlendiriyor. Zaten firma şaraplarına Kapadokya ve Peri Bacaları gibi adlar vermiş. Üzümlerin çekirdekleri ayıklandıktan sonra sıkılarak şıra denilen üzüm suyu elde ediliyor. Daha sonra oranı en az yüzde onbir olmak üzere alkol eklenerek fermantasyona bırakılıyor. Fermantasyon işleminin süresi üzümün ve elde edilecek şarabın kalitesine göre belirleniyor. Mahsenlerinde şu anda on yıllık şarap bulunduğunu belirtiyor. Şarap hakkında bu kadar bilgilendikten sonra hemen üst kattaki satış yerine çıkıyoruz. İkram edilen şaraplardan tadıyoruz.    Hepimizin hoşuna gidiyor. Grubumuzdakiler yüklü miktarda alışveriş yaptıktan sonra ellerinde şişelerle otobüse yollanıyorlar. Otobüste bu kadar şarap olur da içilmez mi? Tabii ki içilir. Ama nasıl, kurala bağlamak gerekli. Rehberimiz hemen bir kural belirliyor, gezi yerlerinde en son otobüse dönen ceza olarak gruba şarap ikram edecek. Kuralı onaylıyoruz ve yola çıkıyoruz.

 

Yolda rehberimiz peri bacalarının oluşumu hakkında bilgi veriyor. Kapadokya Bölgesi'ndeki Erciyes, Hasandağı ve Göllüdağ tahminen iki milyon öncesine kadar aktif birer volkanmış. Bu volkanlardan püsküren lavlarla Kapadokya platosu tamamıyle kaplanmış. Daha sonraları rüzgarın ve suyun aşındırıcı etkisiyle tüf adı verilen bu yumuşak lav tabakası aşınarak peri bacalarını oluşturmuş. Tepesinde şapka bulunan peri bacalarında ise tepedeki şapka farklı yapıda bir kaya. Bu kaya suya ve rüzgara altındaki yumuşak kayaya göre daha dayanıklı olduğu için aşınmayarak ilginç şekiller oluşturmuş.

Uçhisar Kalesi tepede tüm ovaya hakim bir yerde kurulmuş. Kalenin en üst noktası aynı zamanda tüm bölgeye hakim bir seyir yeri. Kalenin en üst noktasında Bizans Dönemi'nden kalma basit kaya oyma mezarlar var. Uçhisar civarında yer alan peribacaları Roma Döneminde mezar olarak oyulmuş, ve yamaçlarına güvercinlikler yapılmış. Güvercinlikler, tarımda çok değerli olan güvercin gübrelerini toplamak için yapılmış.

Göreme Açık Hava Müzesine doğru yola devam ediyoruz. Buradaki peri bacaları da konut olarak kullanılmak üzere oyulmuş. M.S 2. yüzyılın sonlarında Kayseri ve Malatya Hıristiyanlık dininin merkezi olmuş ve dolayısıyla bu peri bacalarında Hıristiyanlar yaşamış. 4. yüzyılda Hıristiyanlık dininin önde gelen rahiplerinden Basil bu bölgede kendi içine kapanık bir cemaat hayatı kurmuş ve bugün bile Hıristiyan toplumları için önemini koruyan fikirlerini burada geliştirmiş.

Peri bacalarının çok sayıda bulunduğu yerlerden birisi de Paşabağları. Paşabağları olarak bilinen bu alan eskiden "Rahipler Vadisi" olarak bilinirmiş. Burada yaşayan rahipler peri bacalarında yaşayarak dünyevi hayattan uzaklaşmışlar. Her bölgede kendine özgü peri bacaları oluşmuş. Paşabağları'ndaki peri bacaları çok başlı olmalarıyla diğer bölgelerdeki oluşumlardan ayrılıyor.

 

Yörede Onyx adıyla bilinen mermerden daha sert bir taş cinsi var. Bu taşlardan vazo, kül tablası, şekerlik gibi ev eşyaları ile yüzük, küpe gibi takılar yapılıyor. Bu tür eşyaları üreten bir imalathaneye gidiyoruz. Toprağın altından çıkartılan taşlar kesme makinesinde prizmatik parçalara ayrılıyor. Daha sonra yapılacak eşyanın türüne göre çeşitli tezgahlarda veya elde işleniyor. En son işlem ise parlatma. Bu işlemde üretilen eşyalar bakıroksit ile parlatılarak pürüzsüz hale getiriliyor. Çeşitli renkleri bulunan bu taşın en nadide rengi yeşil. Kırmızı, gri ve beyaz renkleri de değerli sayılıyor. Alışveriş için satış bölümüne geçtiğimizde bu taşın ne kadar değerli olduğunu daha iyi anlıyoruz. Takılarda gram fiyatı sekiz dolara kadar yükselen onyx ışıkta gerçekten çok güzel görünüyor.

Ve Zelve'deyiz. Paşabağları'na 1km uzaklıkta olan Zelve, Aktepe'nin dik yamaçlarına kurulmuş. 9. yüzyıldan sonra hıristiyanlar için önem kazanmaya başlamış. Çok sayıda manastır ve kilise bulunan bölgeye Hıristiyanlardan sonra yerleşen müslüman Türkler ise 1950'li yıllara kadar bu kaya evlerde yaşamaya devam etmişler.

 

Zelve'den ayrılıp kısa bir süre sonra Avanos'a varıyoruz. Avanos'un Roma Dönemi'ndeki adı Venassa. Anadolu'nun en uzun nehri olan Kızılırmak Avanos'u ortadan ikiye ayırıyor. Avanos geçmişinde çok sayıda medeniyete evsahipliği yapmış. Bu nedenle yörenin tarihi oldukça kapsamlı. Yöredeki ilginç olaylardan birisi de şu;  Avonos civarındaki Kızılırmak havzasında Lydia'lılarla Med'ler arasında beş yıl süren uzun bir savaş olmuş. Savaşın altıncı yılında gün ortasında savaş devam ederken bir anda ortalık kararmış. Güneş tutulması gerçekleşmiş o sırada. İki tarafta tanrıları kızdırdıklarını zannedip savaşı bırakmışlar ve hemen bir barış anlaşması yapmışlar. İki kral cocuklarını da evlendirip barış anlaşmasını pekiştirmişler.

Avanos'ta Kızılırmak Nehri kıyısında balık yiyoruz. Nehirden avlanan yayın balığının tadına doyum olmuyor. Yemekten sonra Avanosta çok sayıda bulunan çömlek imalatçılarını ziyeret ediyoruz. Bu imalatçılardan birisi olan Sırça, büyük bir kayanın içerisine oyulmuş çok sayıdaki küçüklü büyüklü galerilerde imalat yapıyor. Galerilerden  bazıları yaklaşık 150 m² büyüklüğünde. Bu galerilerde çok sayıda sanatçı desen çiziyor ve boyuyor. Toprağa ilk önce şekil veriliyor. Sonra fırınlanıyor. Üzerine desen işlendikten sonra sırlanıp yeniden fırına konuyor ve bakmaya doyamadığımız o pırıl pırıl süslemeli seramik tabaklar hazırlanmış oluyor. Kızılırmak'ın getirdiği toprağın çömlek imalatı için çok uygun olduğunu öğreniyoruz. Grubumuzdan bir bayan çömlek yapmak için tezgahın başına geçiyor. Yapılması kolay görünen bu işin aslında çok zor olduğunu arkadaşımız çamura şekil vermeye çalışırken anlıyoruz. Ama yinede çömlek ustasının yardımıyla ilginç bir çömlek yapmayı başarıyor. Tabii arkadaşımız çamurla uğraşırken bizde gülmekten kendimizi alamıyoruz.

 

Akşam saatleri yaklaşırken Ürgüp'e dönüş için yola çıkıyoruz. Kısa bir yolculuktan sonra varıyoruz. Ürgüp'ün girişinde Kapsam adındaki büyük bir halı mağazasını ziyaret ediyoruz. Aslında mağazanın ötesinde bir yer, bir halı sarayı burası. İlk olarak ipeğin ve kök boyanın nasıl yapıldığını hem anlatıyorlar hem gösteriyorlar. Tezgahların başında yöresel kıyafetleri içinde yaşlı insanlar ipeğin hazırlanışını ve ipin büküm işlemini gösteriyorlar. Daha sonra ipin nasıl dokunarak halı haline geldiğini öğreniyoruz. Halıların kalitesinin metrekaredeki düğüm sayısına bağlı olduğunu söylüyorlar. Düğüm ne kadar fazla olursa, halının sağlamlığının ve desen detaylarının o kadar arttığını görüyoruz. Daha sonra üst katta büyük bir halı salonuna alınıyoruz. Bizlere Hereke, Kars, Kayseri, Ürgüp halılarını gösteriyorlar, ellerinde sekiz bin adet halı bulunduğunu belirtiyorlar, gerçekten güzel bir halı gösterisi yapıyorlar. Birbirinden güzel halılar arasından seçim yapmak çok güç. Ama halıların fiyatlarını görünce seçim yapmanın güç değil, imkansız olduğunu anlıyoruz. İlerde birgün buraya çok zengin olarak gelmeyi hayal edip ayrılıyoruz halı sarayından.

 

Otelimize dönüp akşam yemeğine kadar istirahate çekiliyoruz. Yemekten sonra Ürgüp'ün önde gelen eğlence yerlerinden birisi olan Yaşar Baba'ya gideceğiz. Yemek yeniliyor ve işte otelimize çok yakın olan Yaşar Baba'dayız. Girişte bizi davul zurnayla karşılıyorlar. İçeri girene kadar da bize eşlik ediyorlar. Daha önce hayatımızda hiç davul zurnayla karşılanmadığımız için hoşumuza gidiyor. Yaşar Baba'da Kapadokya'daki bir çok konut ve işyeri gibi bir kayanın içerisine oyulmuş bir eğlence merkezi. İçerisi tıklım tıklım dolu. İçeride Almanlardan, İtalyanlardan, Japonlardan Türklere kadar kırk milletten insan olduğuna kanaat getiriyoruz ve önceden bizim için hazırlanmış yerlerimize geçiyoruz.

 

Gece boyunca değişik yörelere ait folklor oyunları oynanıyor, fasıllar geçiliyor, dans ediliyor ve Türk usulü oynanıyor. Sınırsız içkinin etkisiyle insanlar gevşiyor, rahatlıyor ve kendilerini müziğin hareketli ritimlerine bırakıyorlar. Gecenin ilerleyen saatlerinde bizleri dışarı davet ediyorlar, dışarıda büyük bir ateş yakılmış. Bizlerde dışarı çıkıyoruz ve ateşin etrafında dans ediyoruz. Herhalde ateş dansı dedikleri bu olsa gerek. Zaten o kadar ateş suyunu içtikten sonra başka tür dans yapmamız  mümkün değildi tabii ki. Farkında olmadan saatler gece yarısını çoktan geçmiş, rehberimiz yarınki programımızın yüklü olduğunu söylüyor ve Yaşar Baba'yı istemeyerek terkediyoruz.

 

Pazar günü yine erken kalkıyoruz. Önceki gece oldukça geç saatte yatmış olmamıza karşın hepimiz dinç ve dinlenmiş bir haldeyiz. Bunu Kapadokya'nın büyüsüne bağlıyoruz. Eşyalarımızı otobüse yerleştirip Mustafa Otel'e ve Ürgüp'e elveda diyoruz. Bugünkü ilk durağımız Kaymaklı Yeraltı Şehri. Kapadokya'da çok sayıda bulunan yeraltı şehirleri (200 civarında) yumuşak tüfün (donmuş lav tabakası) oyulmasıyla oluşturulmuş. Kapadokya Bölgesi eski zamanlarda sık sık çeşitli saldırılara uğradığından, tehlike anında halk bu şehirlere sığınırmış. Yeraltı şehirlerinde oturma birimleri, ahır, erzak depoları, kiliseler, şırahaneler ve mezarlık alanları bulunuyor. Yeraltı şehirlerinin bazılarının Hititliler zamanında, ancak çoğunun Bizans Dönemi'nde yapıldığı düşünülüyor. Bizanslıların 7. yüzyılda Arap-Sasani akınları sırasında yeraltı şehirlerine saklandıkları biliniyor. Kaymaklı yeraltı şehri Nevşehir-Niğde karayolu üzerindeki Kaymaklı kasabasının altında bulunuyor. Dokuz katlı şehrin şu anda dört katı gezilebiliyor. Yeraltı şehrinin girişindeki geniş bir avlunun hemen ardından daracık tünellerden alt katlara doğru ilerliyoruz. Bazı yerlerde tüneller o kadar daralıyor ve alçalıyor ki dizlerinizin üzerinde ilerlemek zorunda kalıyorsunuz. Ama gezerken etkilenmemek imkansız. Hava bacaları sayesinde alt katlarda bile mükemmel bir temiz hava akımı sağlanmış.

 

Yeraltı şehri turumuzu tamamlayıp yukarı çıkınca yeniden güneşin parlak ışıklarına kavuşmak hepimize mutluluk veriyor.

 

Ve yine yoldayız. Şimdi ise gezimizin son durağı olan Ihlara Vadisini ziyaret edeceğiz. Ihlara Vadisi Melendiz Çayı'nın Hasandağı'ndan çıkan lavları aşındırmasıyla oluşmuş bir kanyon aslında. Uzunluğu 14 km. olan vadide Melendiz çayının yanındaki kiliseleri gezmek için medivenlerden iniyoruz. Vadinin derinliği fazla olduğu için merdivenlerden inmesi bile 15 dakikamızı alıyor. Bölge rahiplerin inzivaya çekildiği yer olduğu için çok sayıda kilise bulunuyor. Biz ise iki tanesini gezeceğiz.

İlk olarak Ağaçaltı kilisesine giriyoruz. Haç planlı kilisede St. Daniel'in tasviri bulunduğu için eski adı St. Daniel Kilisesi'ymiş. Daha sonra küçük bir köprüden geçip Yılanlı kiliseye gidiyoruz. Kilisenin duvarında yılanların saldırısına uğramış dört kadın bulunduğu için Yılanlı Kilise adı verilmiş. Sekiz yılanın saldırısına uğramış birinci kadının tasviri tahrip olduğu için suçu anlaşılmıyor, ikinci kadın çocuğunu emzirmediği için göğsünden, üçüncü kadın yalan söylediği için ağzından, dördüncü kadın ise kocasının sözünü dinlemediği için kulaklarından ısırılmış. Son tasvir grubumuzdaki erkekler tarafından çok beğeniliyor ve hanımlara ibret olarak gösteriliyor. Ayrıca tavanda 40 şehidin tasvirleride bulunuyor. Kayaya oyulmuş kilisede anahtar deliği şeklinde tek bir pencere bulunuyor.

 

1996 yılında pencereden içeri süzen ışığın aydınlattığı yeri kazan köylüler burada üç adet çocuk mezarı bulmuşlar. Mezardan çıkan çocuklardan erkek olan ikisini nehire atmışlar, kız olan üçüncüyü ise tahrip edemeden yetkililer olayı haber almışlar ve müzeye koymuşlar. Ihlara Vadisine indiğimiz merdivenler çıkarken bizleri yoruyor tabii. Ama grubumuz gençlerden oluştuğu için başarıyla yukarı çıkıyoruz.

Artık dönüş yolundayız. Yaklaşık 600 km yolumuz var Bursa'ya. İki saatlik aralarla molalar vererek Bursa'ya akşam saatlerinde ulaşıyoruz. Tüm grup arkadaşlarımın yüzünde geçen üç gün boyunca yaşanan güzelliklerin hazzı gizli. Kapadokya'da güzel günler geçirdik ve güzel anılarla döndük Bursa'ya. ....

 

Aklımız ve kalbimiz ise Kapadokya'da kaldı....

 

 

Fotoğraf / Yazı

Gökhan Çelikliay

Ekim 1998

 

Karagöz Turizm Seyahat Acentası
Kapalıçarşı Eski Aynalı Çarşı No:4 16020 Bursa -Türkiye
Tel/Fax: 224 2218727 - 2205350