|
Kapadokya
Karagöz
Turizm ve Seyahat Acentası tarafından düzenlenen ve üç gün sürecek olan
Kapadokya gezisine başlamak için 23 Nisan sabahı saat 6:30'da Ulucami'nin önündeyiz.
Çantalar otobüse yerleştiriliyor ve işte bizleri Kapadokya'ya götürecek
olan Ankara yolundayız. Uzun bir yolculuğun başlangıç saatleri bunlar. Yola
çıkınca tur organizatörümüz Uğur Çelikkol ve rehberimiz Necdet Hakgüden
içtenlikle selamlıyorlar bizleri. Yolculuğumuz hakkında başlıca bilmemiz
gereken bilgileri ve tur programını anlatıyorlar. Necdet Hakgüden
Profesyonel Turist Rehberi ve öğretmen. Daha önce çok kezler yabancı
gruplarla gitmiş Kapadokyaya. Bizlerin Kapadokya'ya götürdüğü ilk Türk
grubu olduğunu söylüyor. Grubumuz Türk diyoruz ama grubumuzda iki İtalyan
Bey ve Bir Brezilyalı Hanım da var. Verdiği bilgilerle güvenimizi kazanan
Necdet Hocaya kanımız kaynıyor hemen. Uğur Çelikkol'u ise daha önceden düzenlediği
Safranbolu ve Bursa'nın dağ köyleri gezilerinden tanıyoruz. Farklı ve düzeyli
hizmet vermeye çalışıyor Türk Turizmine...
İlk
durağımız Eskişehir. Eskişehir'in içine doğru ilerliyoruz. Hedefimiz Eskişehir
Garı. Aslında burada mola vermek için durmuyoruz. Cumhuriyetin 75. yılını
kutlama programı içerisinde tüm Türkiye'yi dolaşan Cumhuriyet Treni
birazdan Eskişehir Garı'na girecek. Bizlerde Cumhuriyet çocukları olarak bu
anlamlı günde Cumhuriyet Treni'ni karşılayacağız. Eski istasyon binası
daha sabahtan renkli kıyafetler içindeki öğrencilerle ve çocuklarla dolmuş.
Ellerindeki Atatürk resimli bayrakları sallıyorlar hiç yorulmadan.
Gazilerimiz yeşil renkli üniformalarını giymişler, gurur ve sabırsızlıkla
bekliyorlar treni. Haberciler ise gazilerimizle röportaj yapabilmek için sıraya
girmişler nerdeyse. Dakikalar geçmek bilmiyor, istasyondaki herkes sabırsız.
Ve uzaklardan buharlı trenin keskin düdüğü duyuluyor. Kalpleri bir heyecan
dalgası kaplıyor. Tren istasyona girdiğinde ise alkışların sesi trenin tok
düdük sesini bastırıyor. İnsanların coşkusu gerçekten görülmeye değer.
Cumhuriyet
Treni'ni Eskişehirlilere emanet edip yeniden koyuluyoruz yola. Bursa'da yeşile
alışkın olan bizlere Ankara yolu oldukça çorak ve sıkıcı geliyor. Doğa,
İç Anadolu'ya cömert davranmamış anlaşılan. Ankara Gölbaşı'na vardığımızda
günü çoktan yarılamışız bile. Öğle yemeğimizi göl kenarındaki Öğretmen
Evinde yiyoruz. Leziz bir yemeğin ardından yine yollardayız. Tuz Gölünü o
kendisine has renginden tanıyoruz. Göl içerdiği tuz sebebiyle eflatuna
benzer bir renk almış. Tuz Gölünün kenarında duruyoruz. Yağış mevsimi
olduğu için su seviyesi yüksek. Göl kıyısına gittiğimizde kumlar üzerindeki
beyaz tuz tabakasını görüyoruz. Beyaz tuz tabakası üzerinde fotoğraf çektirip
yola devam ediyoruz.
Güneş
yavaş yavaş alçalmaya başladığında bizde Kapadokyaya varıyoruz. Akşam güneşinin
kızıl tonlarının Kapadokya'nın eşsiz görünümünü bir kat daha güzelleştirdiğini
farkediyoruz. Ürgüp'teki dört yıldızlı Mustafa Otel'e vardığımızda
saatler sekizi gösteri-yordu. 23 Nisan tatilini değerlendiren bir çok insanın
Kapadokya'ya akın ettğini görüyoruz.
Odalarımıza yerleşiyoruz. Akşam yemeğimizi yedikten sonra otelin toplantı
salonunda toplanıyoruz. Rehberimiz Necdet Bey, daha önceki gezilerinde Ürgüp'te
turizme gönül vermiş bir insanla tanışmış. Ürgüp'ün esnafından Ömer
Aksoy, turizme ilgi duyan, destek veren ve fotoğraf konusunda profesyonel bir
insan. Bizlere kendi çektiği fotoğraflarından oluşan bir slayt göste-risi
sunuyor. Kapadokyanın güzelliği karşısında büyülenmiş olarak slaytları
izliyoruz. Yarın bu güzellikleri görecek olmanın heyecanını hissederek
geceyi noktalıyoruz.
24
Nisan sabahı erken kalkıyoruz çünkü gezi programımız hayli yüklü. İlk
olarak Nevşehir'e 7 km. uzaklıktaki Uçhisar'a gideceğiz. Ama yoldaki Tresan
şarap fabrikasına uğramadan geçmiyoruz. Bizlere fabrikanın Gıda Mühendisi
rehberlik ediyor. Fabrikanın üretim yerini ve mahzenlerini geziyoruz. Fabrika,
Kapadokya yöresinde yetişen üzümleri değerlendiriyor. Zaten firma şaraplarına
Kapadokya ve Peri Bacaları gibi adlar vermiş. Üzümlerin çekirdekleri ayıklandıktan
sonra sıkılarak şıra denilen üzüm suyu elde ediliyor. Daha sonra oranı en
az yüzde onbir olmak üzere alkol eklenerek fermantasyona bırakılıyor.
Fermantasyon işleminin süresi üzümün ve elde edilecek şarabın kalitesine
göre belirleniyor. Mahsenlerinde şu anda on yıllık şarap bulunduğunu
belirtiyor. Şarap hakkında bu kadar bilgilendikten sonra hemen üst kattaki
satış yerine çıkıyoruz. İkram edilen şaraplardan tadıyoruz.
Hepimizin hoşuna gidiyor. Grubumuzdakiler yüklü miktarda alışveriş
yaptıktan sonra ellerinde şişelerle otobüse yollanıyorlar. Otobüste bu
kadar şarap olur da içilmez mi? Tabii ki içilir. Ama nasıl, kurala bağlamak
gerekli. Rehberimiz hemen bir kural belirliyor, gezi yerlerinde en son otobüse
dönen ceza olarak gruba şarap ikram edecek. Kuralı onaylıyoruz ve yola çıkıyoruz.
Yolda
rehberimiz peri bacalarının oluşumu hakkında bilgi veriyor. Kapadokya Bölgesi'ndeki
Erciyes, Hasandağı ve Göllüdağ tahminen iki milyon öncesine kadar aktif
birer volkanmış. Bu volkanlardan püsküren lavlarla Kapadokya platosu tamamıyle
kaplanmış. Daha sonraları rüzgarın ve suyun aşındırıcı etkisiyle tüf
adı verilen bu yumuşak lav tabakası aşınarak peri bacalarını oluşturmuş.
Tepesinde şapka bulunan peri bacalarında ise tepedeki şapka farklı yapıda
bir kaya. Bu kaya suya ve rüzgara altındaki yumuşak kayaya göre daha dayanıklı
olduğu için aşınmayarak ilginç şekiller oluşturmuş.
Uçhisar
Kalesi tepede tüm ovaya hakim bir yerde kurulmuş. Kalenin en üst noktası aynı
zamanda tüm bölgeye hakim bir seyir yeri. Kalenin en üst noktasında Bizans Dönemi'nden
kalma basit kaya oyma mezarlar var. Uçhisar civarında yer alan peribacaları
Roma Döneminde mezar olarak oyulmuş, ve yamaçlarına güvercinlikler yapılmış.
Güvercinlikler, tarımda çok değerli olan güvercin gübrelerini toplamak için
yapılmış.
Göreme
Açık Hava Müzesine doğru yola devam ediyoruz. Buradaki peri bacaları da
konut olarak kullanılmak üzere oyulmuş. M.S 2. yüzyılın sonlarında
Kayseri ve Malatya Hıristiyanlık dininin merkezi olmuş ve dolayısıyla bu
peri bacalarında Hıristiyanlar yaşamış. 4. yüzyılda Hıristiyanlık
dininin önde gelen rahiplerinden Basil bu bölgede kendi içine kapanık bir
cemaat hayatı kurmuş ve bugün bile Hıristiyan toplumları için önemini
koruyan fikirlerini burada geliştirmiş.
Peri
bacalarının çok sayıda bulunduğu yerlerden birisi de Paşabağları. Paşabağları
olarak bilinen bu alan eskiden "Rahipler Vadisi" olarak bilinirmiş.
Burada yaşayan rahipler peri bacalarında yaşayarak dünyevi hayattan uzaklaşmışlar.
Her bölgede kendine özgü peri bacaları oluşmuş. Paşabağları'ndaki peri
bacaları çok başlı olmalarıyla diğer bölgelerdeki oluşumlardan ayrılıyor.
Yörede
Onyx adıyla bilinen mermerden daha sert bir taş cinsi var. Bu taşlardan vazo,
kül tablası, şekerlik gibi ev eşyaları ile yüzük, küpe gibi takılar yapılıyor.
Bu tür eşyaları üreten bir imalathaneye gidiyoruz. Toprağın altından çıkartılan
taşlar kesme makinesinde prizmatik parçalara ayrılıyor. Daha sonra yapılacak
eşyanın türüne göre çeşitli tezgahlarda veya elde işleniyor. En son işlem
ise parlatma. Bu işlemde üretilen eşyalar bakıroksit ile parlatılarak pürüzsüz
hale getiriliyor. Çeşitli renkleri bulunan bu taşın en nadide rengi yeşil.
Kırmızı, gri ve beyaz renkleri de değerli sayılıyor. Alışveriş için
satış bölümüne geçtiğimizde bu taşın ne kadar değerli olduğunu daha
iyi anlıyoruz. Takılarda gram fiyatı sekiz dolara kadar yükselen onyx ışıkta
gerçekten çok güzel görünüyor.
Ve
Zelve'deyiz. Paşabağları'na 1km uzaklıkta olan Zelve, Aktepe'nin dik yamaçlarına
kurulmuş. 9. yüzyıldan sonra hıristiyanlar için önem kazanmaya başlamış.
Çok sayıda manastır ve kilise bulunan bölgeye Hıristiyanlardan sonra yerleşen
müslüman Türkler ise 1950'li yıllara kadar bu kaya evlerde yaşamaya devam
etmişler.
Zelve'den
ayrılıp kısa bir süre sonra Avanos'a varıyoruz. Avanos'un Roma Dönemi'ndeki
adı Venassa. Anadolu'nun en uzun nehri olan Kızılırmak Avanos'u ortadan
ikiye ayırıyor. Avanos geçmişinde çok sayıda medeniyete evsahipliği yapmış.
Bu nedenle yörenin tarihi oldukça kapsamlı. Yöredeki ilginç olaylardan
birisi de şu; Avonos civarındaki
Kızılırmak havzasında Lydia'lılarla Med'ler arasında beş yıl süren uzun
bir savaş olmuş. Savaşın altıncı yılında gün ortasında savaş devam
ederken bir anda ortalık kararmış. Güneş tutulması gerçekleşmiş o sırada.
İki tarafta tanrıları kızdırdıklarını zannedip savaşı bırakmışlar
ve hemen bir barış anlaşması yapmışlar. İki kral cocuklarını da
evlendirip barış anlaşmasını pekiştirmişler.
Avanos'ta
Kızılırmak Nehri kıyısında balık yiyoruz. Nehirden avlanan yayın balığının
tadına doyum olmuyor. Yemekten sonra Avanosta çok sayıda bulunan çömlek
imalatçılarını ziyeret ediyoruz. Bu imalatçılardan birisi olan Sırça, büyük
bir kayanın içerisine oyulmuş çok sayıdaki küçüklü büyüklü
galerilerde imalat yapıyor. Galerilerden bazıları
yaklaşık 150 m² büyüklüğünde. Bu galerilerde çok sayıda sanatçı
desen çiziyor ve boyuyor. Toprağa ilk önce şekil veriliyor. Sonra fırınlanıyor.
Üzerine desen işlendikten sonra sırlanıp yeniden fırına konuyor ve bakmaya
doyamadığımız o pırıl pırıl süslemeli seramik tabaklar hazırlanmış
oluyor. Kızılırmak'ın getirdiği toprağın çömlek imalatı için çok
uygun olduğunu öğreniyoruz. Grubumuzdan bir bayan çömlek yapmak için
tezgahın başına geçiyor. Yapılması kolay görünen bu işin aslında çok
zor olduğunu arkadaşımız çamura şekil vermeye çalışırken anlıyoruz.
Ama yinede çömlek ustasının yardımıyla ilginç bir çömlek yapmayı başarıyor.
Tabii arkadaşımız çamurla uğraşırken bizde gülmekten kendimizi alamıyoruz.
Akşam
saatleri yaklaşırken Ürgüp'e dönüş için yola çıkıyoruz. Kısa bir
yolculuktan sonra varıyoruz. Ürgüp'ün girişinde Kapsam adındaki büyük
bir halı mağazasını ziyaret ediyoruz. Aslında mağazanın ötesinde bir
yer, bir halı sarayı burası. İlk olarak ipeğin ve kök boyanın nasıl yapıldığını
hem anlatıyorlar hem gösteriyorlar. Tezgahların başında yöresel kıyafetleri
içinde yaşlı insanlar ipeğin hazırlanışını ve ipin büküm işlemini gösteriyorlar.
Daha sonra ipin nasıl dokunarak halı haline geldiğini öğreniyoruz. Halıların
kalitesinin metrekaredeki düğüm sayısına bağlı olduğunu söylüyorlar. Düğüm
ne kadar fazla olursa, halının sağlamlığının ve desen detaylarının o
kadar arttığını görüyoruz. Daha sonra üst katta büyük bir halı
salonuna alınıyoruz. Bizlere Hereke, Kars, Kayseri, Ürgüp halılarını gösteriyorlar,
ellerinde sekiz bin adet halı bulunduğunu belirtiyorlar, gerçekten güzel bir
halı gösterisi yapıyorlar. Birbirinden güzel halılar arasından seçim
yapmak çok güç. Ama halıların fiyatlarını görünce seçim yapmanın güç
değil, imkansız olduğunu anlıyoruz. İlerde birgün buraya çok zengin
olarak gelmeyi hayal edip ayrılıyoruz halı sarayından.
Otelimize
dönüp akşam yemeğine kadar istirahate çekiliyoruz. Yemekten sonra Ürgüp'ün
önde gelen eğlence yerlerinden birisi olan Yaşar Baba'ya gideceğiz. Yemek
yeniliyor ve işte otelimize çok yakın olan Yaşar Baba'dayız. Girişte bizi
davul zurnayla karşılıyorlar. İçeri girene kadar da bize eşlik ediyorlar.
Daha önce hayatımızda hiç davul zurnayla karşılanmadığımız için hoşumuza
gidiyor. Yaşar Baba'da Kapadokya'daki bir çok konut ve işyeri gibi bir kayanın
içerisine oyulmuş bir eğlence merkezi. İçerisi tıklım tıklım dolu. İçeride
Almanlardan, İtalyanlardan, Japonlardan Türklere kadar kırk milletten insan
olduğuna kanaat getiriyoruz ve önceden bizim için hazırlanmış yerlerimize
geçiyoruz.
Gece
boyunca değişik yörelere ait folklor oyunları oynanıyor, fasıllar geçiliyor,
dans ediliyor ve Türk usulü oynanıyor. Sınırsız içkinin etkisiyle
insanlar gevşiyor, rahatlıyor ve kendilerini müziğin hareketli ritimlerine bırakıyorlar.
Gecenin ilerleyen saatlerinde bizleri dışarı davet ediyorlar, dışarıda büyük
bir ateş yakılmış. Bizlerde dışarı çıkıyoruz ve ateşin etrafında
dans ediyoruz. Herhalde ateş dansı dedikleri bu olsa gerek. Zaten o kadar ateş
suyunu içtikten sonra başka tür dans yapmamız
mümkün değildi tabii ki. Farkında olmadan saatler gece yarısını çoktan
geçmiş, rehberimiz yarınki programımızın yüklü olduğunu söylüyor ve
Yaşar Baba'yı istemeyerek terkediyoruz.
Pazar
günü yine erken kalkıyoruz. Önceki gece oldukça geç saatte yatmış olmamıza
karşın hepimiz dinç ve dinlenmiş bir haldeyiz. Bunu Kapadokya'nın büyüsüne
bağlıyoruz. Eşyalarımızı otobüse yerleştirip Mustafa Otel'e ve Ürgüp'e
elveda diyoruz. Bugünkü ilk durağımız Kaymaklı Yeraltı Şehri.
Kapadokya'da çok sayıda bulunan yeraltı şehirleri (200 civarında) yumuşak
tüfün (donmuş lav tabakası) oyulmasıyla oluşturulmuş. Kapadokya Bölgesi
eski zamanlarda sık sık çeşitli saldırılara uğradığından, tehlike anında
halk bu şehirlere sığınırmış. Yeraltı şehirlerinde oturma birimleri, ahır,
erzak depoları, kiliseler, şırahaneler ve mezarlık alanları bulunuyor.
Yeraltı şehirlerinin bazılarının Hititliler zamanında, ancak çoğunun
Bizans Dönemi'nde yapıldığı düşünülüyor. Bizanslıların 7. yüzyılda
Arap-Sasani akınları sırasında yeraltı şehirlerine saklandıkları
biliniyor. Kaymaklı yeraltı şehri Nevşehir-Niğde karayolu üzerindeki
Kaymaklı kasabasının altında bulunuyor. Dokuz katlı şehrin şu anda dört
katı gezilebiliyor. Yeraltı şehrinin girişindeki geniş bir avlunun hemen
ardından daracık tünellerden alt katlara doğru ilerliyoruz. Bazı yerlerde tüneller
o kadar daralıyor ve alçalıyor ki dizlerinizin üzerinde ilerlemek zorunda
kalıyorsunuz. Ama gezerken etkilenmemek imkansız. Hava bacaları sayesinde alt
katlarda bile mükemmel bir temiz hava akımı sağlanmış.
Yeraltı
şehri turumuzu tamamlayıp yukarı çıkınca yeniden güneşin parlak ışıklarına
kavuşmak hepimize mutluluk veriyor.
Ve
yine yoldayız. Şimdi ise gezimizin son durağı olan Ihlara Vadisini ziyaret
edeceğiz. Ihlara Vadisi Melendiz Çayı'nın Hasandağı'ndan çıkan lavları
aşındırmasıyla oluşmuş bir kanyon aslında. Uzunluğu 14 km. olan vadide
Melendiz çayının yanındaki kiliseleri gezmek için medivenlerden iniyoruz.
Vadinin derinliği fazla olduğu için merdivenlerden inmesi bile 15 dakikamızı
alıyor. Bölge rahiplerin inzivaya çekildiği yer olduğu için çok sayıda
kilise bulunuyor. Biz ise iki tanesini gezeceğiz.
İlk
olarak Ağaçaltı kilisesine giriyoruz. Haç planlı kilisede St. Daniel'in
tasviri bulunduğu için eski adı St. Daniel Kilisesi'ymiş. Daha sonra küçük
bir köprüden geçip Yılanlı kiliseye gidiyoruz. Kilisenin duvarında yılanların
saldırısına uğramış dört kadın bulunduğu için Yılanlı Kilise adı
verilmiş. Sekiz yılanın saldırısına uğramış birinci kadının tasviri
tahrip olduğu için suçu anlaşılmıyor, ikinci kadın çocuğunu emzirmediği
için göğsünden, üçüncü kadın yalan söylediği için ağzından, dördüncü
kadın ise kocasının sözünü dinlemediği için kulaklarından ısırılmış.
Son tasvir grubumuzdaki erkekler tarafından çok beğeniliyor ve hanımlara
ibret olarak gösteriliyor. Ayrıca tavanda 40 şehidin tasvirleride bulunuyor.
Kayaya oyulmuş kilisede anahtar deliği şeklinde tek bir pencere bulunuyor.
1996
yılında pencereden içeri süzen ışığın aydınlattığı yeri kazan köylüler
burada üç adet çocuk mezarı bulmuşlar. Mezardan çıkan çocuklardan erkek
olan ikisini nehire atmışlar, kız olan üçüncüyü ise tahrip edemeden
yetkililer olayı haber almışlar ve müzeye koymuşlar. Ihlara Vadisine indiğimiz
merdivenler çıkarken bizleri yoruyor tabii. Ama grubumuz gençlerden oluştuğu
için başarıyla yukarı çıkıyoruz.
Artık
dönüş yolundayız. Yaklaşık 600 km yolumuz var Bursa'ya. İki saatlik
aralarla molalar vererek Bursa'ya akşam saatlerinde ulaşıyoruz. Tüm grup
arkadaşlarımın yüzünde geçen üç gün boyunca yaşanan güzelliklerin
hazzı gizli. Kapadokya'da güzel günler geçirdik ve güzel anılarla döndük
Bursa'ya. ....
Aklımız
ve kalbimiz ise Kapadokya'da kaldı....
Fotoğraf
/ Yazı
Gökhan
Çelikliay
Ekim
1998
|