Ege’nin Şirinlik Abidesi
“ŞİRİNCE”
YAZI VE FOTOĞRAFLAR :
UĞUR ÇELİKKOL
ugurcelikkol@karagoztravel.com
İki yamaca yayılmış taş
evleri, bağları, bahçeleri, zeytinlikleri, ballı yemişler veren incir ağaçları,
ev yapımı şarapları ve saf zeytinyağları ile ünlü Şirince’ye gitmek için Selçuk
ve Efes’in büyüsünden uzak durmalı onlara başka bir zaman ayırmalısınız.
Selçuk’un içinden geçip zeytinlikler arasında başlayan yol, gözleri hüzünle
bakan mübadele insanlarının yaşadığı şirin mi şirin bir Rum köyüne ulaştırır
sizi.
Yürüyorum Şirince’nin şirin
sokaklarında...
Kolları yerlere kadar yüklü
cömert zeytin ağaçları, yanı başlarında yaşanmış acılara, ayrılıklara,
hasretlere kayıtsız; yüzyıllık sessizlikte.
Ak köpüklü Ege’ye kadar
uzanan, görmüş geçirmiş Efes Ovası da bir zamanlar olup bitenlere akıl
erdirememiş belli ki...Uzaktan sessizce bakıyor.
-----
“” Köyün yakınında Efes harabeleri vardı. O da umurumuzda değildi,
doğrusunu isterseniz.Kendi köy evlerimiz, silmesinden eşiğine kadar eski
devirden kalma süslerle yüklüydü zaten. “
Dido Sotiriou
“Benden Selam Söyle
Anadoluya kitabından”
Çoluk çocuk gidiyorlar.
Genç yaşlı demeden. Yüreklerinde hep bir gün dönme ümidi. Kimi kızının çeyizini
alıyor yanına, kimi en sevdiği ikonayı. Kimi evinin anahtarını, kardeşi gibi
bildiği Türk komşusuna emanet ediyor. Siyah elbiseli yaşlı kadın, son kez daha
suluyor saksıdaki çiçeklerini. At üstünde, katırla yada yayan, terk ediyorlar;
doğup büyüdükleri toprakları, kendi evleriyle yaptıkları evleri, kiliseleri,
bereketli tarlalarını, bahçelerini, incir, zeytin yüklü ağaçlarını, hayvanlarını
bırakıp gidiyorlar...
----------
Otlarda hafif bir
hışırtı... Öğleden sonranın sessizliğiyle sarılı zeytin ağaçları kımıldanıyor.
Burada her mevsim güzel. Hele birde mevsim yaz, yürek de sevda doluysa... “ Hele
kirazlar iyice kızarıp da Aya Tria yortusu gelip dayandığında, erkek olan, at
üzerin de yalnız mı gezerdi!.. Gece gündüz kırlar da keman, kemençe, dümbelek,
santur sesleri yankılanır; ağaçların gölgesinde halk oyunları birbirini
kovalardı. Rüzgarın öpücükleri, ay ışığını okşayışlarıyla hızlanan ince, zarif
vücutlar, gökyüzüne doğru sıçrar dururdu güneş doğuncaya dek. Ve sabahleyin iş
elbiselerini giyip çapaya el atacak vakti, güçlükle bulurduk.”
Böyle anlatıyor, Dido
Sotiriou, Benden Selam Söyle Anadolu’ya adlı eserinde...
Aydın doğumlu yazar,
kitabın arka kapağında, o bildik bereli fotoğrafıyla gülümsüyor. “Şu yeryüzünde
cennet diye bir şey varsa, bizim Kırkınca o cennetin bir parçası olsa gerekti,”
diyen Sotiriou’nun çocukluğu Şirince’de yani o zamanki adıyla Kırkınca’da
geçmiş. O da daha pek çoğu gibi, doğup büyüdüğü toprakları geride bırakarak
1922’de Anadolu’dan Yunanistan’a göçmüş. Ama ilk çocukluk anıları, komşuları,
sokakta birlikte oyunlar kurduğu Türk ve Rum çocuklar, hala taptaze
belleğinde...
Dar sokaklarda tezgah
kurmuş el işi ürünlerini satmaya çalışan üçüncü kuşak göçmenlerden Fatma Hanım .
“ Geçen yıl Yunanistan’dan buraya gelenler oldu. Dedelerinin evine gelmişler.
Ağlayıp hep kapılarını öptüler. Aynı bizim gibi Türkçe konuşuyorlar. Kılık
kıyafetleri bile bizimle aynı. Bu Türk, bu Rum diye hiç ayırt edemezsin.”
Hem anlatıyor,hem de
elindeki tığ ile iş yapıyor Fatma Hanım. Ne yapsın, Şirince hafta sonları çok
kalabalık oluyor. Tezgahında mal olmalı. Dedeleri Büyük Mübadele’de
Yunanistan’dan göçmüş bu topraklara. Şirince 19.yüzyılda Osmanlı yönetimi
altında, Rumların oturduğu 1800 haneli bir köy. 15 Mayıs 1919’da Yunanlar
İzmir’i işgal edip Şirince’ye girdiklerinde, Yunan ordusuna buradan gönüllü
asker sağlandığı biliniyor. İzmir’in kurtuluşu ile birlikte boşalan köye,
1924’te Selanik’ten Provusta’dan Kavala’dan gelen Türk aileleri yerleştiriyor. O
günlerde köye gelenlerin sayısı 4 bin civarında.
Yerlerinden yurtlarından
edilen göçmenler bu yeni çevreye, Şirince’ye alışamıyor önceleri . Yoksulluk,
hastalık, devletin ilgisizliği ilk yıllarda onlara rahat yüzü vermiyor. Bu
toprakların iklimi uymuyor bildiklerine, nesiller boyu görüp öğrendiklerine.
Zeytin ağacının nasıl yetiştirildiğini, ürünün nasıl toplanıp, işlenip
zeytinyağı çıkarıldığını bilemiyorlar.
Ailelerin çoğu, daha iyi
şartlara kavuşmak amacıyla Selçuk’a göçüyor. Bugün 185 haneli köyde yaklaşık 800
kişi yaşamakta.
1986 yılında köy, 1997’de
de çevresi Sit alanı oluyor. Bu içimize biraz olsun su serpse de köyün
görünümünü rahatsız eden derme çatma yapılar gözümden kaçmıyor. Şirince’nin
geleneksel mimarisinin bir envanterini çıkaracak, buraya ne tür kapılar,
pencereler yapılabileceğini, neyin kanuna aykırı olacağını halka anlatacak ve
herşeyden önemlisi bunun için kredi verebilecek bir vakfın kurulmasına ihtiyaç
var.
Evlerin hepside yüzyıl
öncesinden kalma. Daha uzun yıllar ayakta kalabilmek için sahiplerinden ve
devletten yardım elinin uzanmasını bekliyorlar. O evler ki aynı Karaköy’ deki (
eski adıyla Levissi ) gibi güneşi selamlıyor. Birbirinin özgürlüğüne saygılı,
biri diğerinin gök yüzünü çalmadan alçakgönüllü bir edayla yeşillikler içindeki
yamaca sırtlarını dayamışlar. Hepsi de koca bir tarihin sessiz bir tanığı.
Öylesine değerli bizim için, Şirince için. Ama, daracık yokuş sokaklarında bile
zeytin ağacı yetişen Şirince de, evler de içinde yaşayanlarıyla, buranın
köylüleri ile güzel. Gelenekleri, görenekleri, evlerde yapılan köy ekmeği,
pekmezi, şarabı, bağbozumuyla güzel. Dağdaki mis kokulu kekiği, adaçayını
elleriyle toplayıp demet demet satan köylüleri ile güzel...
Turizm, Şirince için
sihirli değnek. Şirince’de Bağbozomu ve Şarap Festivali yapılıyor. 80’li
yılların sonunda Kuşadası ve Efes civarında çalışan turist rehberleri burayı
keşfedince, köyün talihi birden değişivermiş. Aslında, nasıl oldu da daha önce
keşfedilmedi diye şaşmak gerek. Selçuk’a yalnızca 8 kilometre uzaklıktaki köy;
Efes, Meryem Ana Evi, Yediuyurlar Mağarası, Priene, Milet, Kuşadası gibi tarihi
ve turistik merkezlere bir adım mesafede. 1980’lerde burayı bir avuç insan
bilmezken, günümüzde her mevsim gidilen yer olmuş Şirince. Pansiyonculuk
yaygınlaşmış.
Eskiden bir Rum okulu olan
Artemis Şarap Evi, tam köyün girişinde ki tepeye yerlemiş. Manzarayı kuru
sözcüklerle anlatmaya imkan yok beyaz badanalı, güzelim köy evlerine kol kanat
geren dağları ve zeytin ağaçlarını buradan görebilir, yöresel şarabın tadına
bakılabilir.
Şirincede ilk yerleşimin
1900 yıl kadar önce başladığı anlatılıyor. Bir söylenceye göre köyün geçmişi MS
5. yüzyılda başlıyor. Kilometrelerce öteden getirdiği alüvyonlarla ovasını
bereketlendiren Küçük Menderes, bir yandan gümüş bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla
geçtiği topraklarda uygarlıklar yaratırken bir yandanda acımasız bir tanrı gibi
kayıtsız kalmış yarattıklarına. Bir zamanların zengin liman kenti çaresiz, ama
bereketli Efes Ovası’ ndan da uzaklaşmaya elvermemiş gönülleri. Dini inançları
nedeniyle de kutsal efes topraklarından ayrılamayanlar varmış. Bir kısmı yüksek
yerler kurmuş evlerini. Şirince’nin ya da Sotiriou’nun kitabındaki adıyla
Kırkınca’nın bazı kaynaklarda “ Dağdaki Efes ” diye anılmasıda bu yüzden.
Bir başka efsaneye göre ise
köyün kuruluşu beylikler dönemine rastlıyor. Çevredeki bir derebeyin yanında
çalışan köylüler, azad edilmeyi diler. Bunun üzerine Bey sorar: “Yerleşeceğiniz
yer güzel mi?” Yanıt “Çirkine”dir. Bey de “Öyleyse, köyünüzün adı Çirkince
olsun,” der. Ve başka bir söylence: Dağlardaki bu ormanlık bölgede çok
uyumlu,refah ve mutluluk içinde bir yaşam sürdüren halk, köylerine hiç yabancı
gelsin istemezmiş.Bu nedenle Ayasuluk’a indiklerinde köylerini devamlı
kötülerlermiş. İşte,bu nedenle adı uzun yıllar ”Çirkince “ olarak kalmış.Kimi
kaynaklarda, Kırkınca olarak da bahsedilen köyün adı,daha sonradan İzmir Valisi
Kazım Dirik tarafından “Şirince”ye çevrilmiş.
Köyden hatıra eşya olarak
ne alırım diye merak etmeyin. Çeşitli meyvelerden yapılmış şaraplardan almak
artık Şirince’nin kanunu olmuş. Buldan bezlerinin, el işi örtülerin satıldığı
küçük meydandan dilediğiniz yola sapın.Kiliselere giden tırmanışta önünüzü,
doğal ve şifalı ürünler satan yaşlı teyzeler kesecek. Kılıçotu, kara kekik,
adaçayı, bodurotu... Adaçayı neyse de,diğerlerinin adını buraya gelmeden önce
duymamıştım bile. Yokuşu tırmandıkça rengarenk tezgahlar bir bir önünüze çıkar.
Sanki hepsi de ziyaretçiler için özel bir karşılama töreni hazırlamış gibiler.
Tezgahlarda küçük torbaların içine konulmuş kuru incirler, cevizler, bademler,
fıstıklar, kış günleri sobada pişirmelik kestaneler, şişelerde nar ekşileri,
salçalar, pekmezler, ev yapımı tarhanalar, erişteler, zeytinyağından yapılmış
yeşil sabunlar...
Tatlı kış güneşiyle ısınan
taş duvarlarına oturuyorum.Köylü kadınların hediye ettiği kuru incirler
cebimde.Keçilerin çıngırak sesleri geliyor uzaktan. Gözlerim dalıyor
zeytinliklere, Ege’nin güneşine, iki katlı, beyaz badanalı evlere ...