|
Uludağ’ın Arka Yüzüne Yolculuk.....
Uğur ÇELİKKOL 5 Aralık
2007-Bursa
Aralık
2007
Sıcak geçen
yazın ardından, eylül ayının o yüzümüzü okşayan nemli ılık rüzgarının keyfini
çokta fazla çıkaramadan kendimizi uçuşan yapraklar ve yağmur taneleri arasında
buluverdik. Paltolarının yakasını kaldırmış adamlar hızlı adımlarla sokaklarda
koştururken, Bursa’nın meşhur lodosuna boyun eğmek istemeyen şemsiyeler bir öyle
bir böyle dönüp duruyor köşe başlarında sahiplerinin elinde.
Yılın en kısa
günleri, geceler uzun mu uzun. Belki köşedeki kahvehanede, belki eski Bursa
çarşısında bir handa yada sıcak evlerde dost sohbetleri, sıcak bir fincan kahve
etrafında paylaşılacak hikayeler için en güzel günler. Birazda içimize
kapandığımız belki de sadece etrafı gözlemlemek istediğimiz günlerden. Öyle ya
hava karanlık, dünya gri, özlemişiz gökyüzünün mavisini, güneşin altın sarısını.
Yazın güneşini ararken tenimiz, sıcak yaz meltemlerini özlerken yüzümüz elime
yavaşça dokunan hışırtılı şeyde neyin nesi? Adımlarımı yavaşlatıp omzumun
üzerinden geriye bakıyorum. Bir yaprak bu, kimbilir hangi ulu çınarın yaprağı?
Bana bir sonbahar hediyesi olduğu kesin. Asfaltın üzerinde rüzgarın bir o yana
bir bu yana üflemeye çalıştığı kuru yaprağı eğilip alıyorum elime, usulca
çantama koymaya çalışıyorum kırmadan, ezmeden. Başımı kaldırıyorum, hava
kararsız, bulutlar hızlı. Uludağ ‘ın zirvesine doğru koşuyorlar. Mevsimin ilk
karı yüce dağın eteklerine serpilmiş, şehre uzanmak istiyor. Peki ya siz ?
Caddelerde yürürken önünüzde uçuşup giden yapraklara gözünüz ilişti mi hiç?
Bursa’nın o meşhur ve her geçen gün sayısı azalan çınar ağaçlarının döktüğü
yapraklara? Her yer onlarla dolu olur bazen, öyle ki; halı gibi kapladığı olur
sokakları... Üzerlerine basan ayakların çıkardığı hışırdama sesleri eşliğinde
gidip gelirsiniz iş yerlerinize, evlerinize... Farkında mısınız acaba geçip
giden mevsimin sonbahar olduğunun?
Hayat
koşturmacası içinde hemen yanı başınızdaki Uludağ’a baktınız mı hiç? O görkemli
dağın, değiştirdiği örtüsüne, kış hazırlığına hiç gözünüz takılmadı mı? Her gün
yürüdüğünüz Atatürk caddesinde, Setbaşında ya da Çekirge’de...... Başınızı
kaldırıp da şöyle bir baktınız mı şehri kucaklayan o dağa? Ve hiç merak ettiniz
mi o dağın arkasında neler var, kimler yaşar? Yaşadığım şehri, civarını ve
kültürünü bilmeliyim, bu güzel sonbahar gününü evde geçirmemeliyim diye kendi
kendime söylenirken adımlarımı biraz daha sıklaştırdım. Şehrin büyük
çoğunluğunun sıcak yataklarında yorganlarını üzerine birkez daha sıkı sıkı
çektiği bir pazar sabahı rüzgarın savurttuğu yapraklar eşliğinde dağ köylerine
gitmek için buluşma noktasına doğru yürüyordum.
Dağ köyleri
yolculuğuna gidecek şanslı bir grup insandan biri olarak hemen araçtaki yerimi
aldım. Dumanı tüten bir bardak sabah çayını içeceğimiz ilk mola yerimize doğru
giderken kış hazırlığındaki dağların içinde kıvrılıp giden Keles yolunda hem
büyüleniyor hem de arkadaşlarımızla çekemediğimiz kareler için hayıflanıyorduk.
Kasım ayının sonlarına yaklaşmamıza rağmen yeni doğan güneş tüm sıcaklığını
veriyordu doğaya ve yeni güne.
Çaybaşı köyüne
yaklaştığımızda Uludağ, Bursa şehrine hiçbir zaman göstermediği o görkemli arka
yüzünü bizden sakınmıyordu artık... Karlı zirvenin muhteşem görüntüsü bu
noktadan itibaren gün boyu bizimle olacaktı. Keles girişindeki “Türkistan’dan
gelen ses Keles’ e Hoşgeldiniz” yazısı, bizi Orta Asya’dan göç etmiş Türkmen ve
yörüklerin diyarında selamlıyordu. Türkolog Bayzamis Hayif’e göre; Keles , Güney
Kazakistan’da bir nehir, ayrıca da Taşkent vilayetinin kazasıdır... Kaynaklara
göre; Kayı boyuna mensup Oğuz Türkleri, Orta Asya’dan göç ederek, bu bölgelere
yerleşir. 12 ve 13. Yüzyıllarda yaşamlarını yeniden kurdukları bu bölgeye Keles
adını verirler. Amaçları da; eski yerleşim yerlerinin hatırasını yaşatmaktır.
Yöredeki bazı köy ve mevki isimlerinin Türkistan’dakilerle karşılaştırıldığında
aynı veya benzer olduğu da görülebilir.
Gün erken,
belli ki; Keles kasabası da yeni uyanıyor. Kasabanın üzerine çökmüş sis
tabakasına evlerin bacalarından çıkan dumanlar ressamın tablosuna attığı fırça
darbeleri gibi renk katıyor. Güneşin ilk ışıkları Keles’i, kasaba meydanında
içtiğimiz sabah çayları da içimizi ısıtıyor... Sonrasında, bizi bekleyen Gelemiç
köyüne doğru yola çıkıyoruz. Köy , gerek kurulu olduğu yamaç, gerekse korunarak
günümüze kadar ulaşabilmiş evleri ve samanlıkları ile her birimize fotoğraf için
uygun bir ortam sunuyor. Hiç beklemediğimiz bir anda yolumuza çıkan bir teyze
ile soluğu ekmeklerin pişirildiği fırında alıyoruz. Fırından yeni çıkan
ekmekleri ikramda gecikmeyen köy sakinleri, bunu devamında da bizi köyde
gerçekleşecek olan düğüne davet ediyorlar. Bir anda minibüsümüzün çevresini
saran köylülerin, düğün yemeğine ve eğlenceye davet eden ısrarlarına teşekkürle
yanıt veriyoruz; yolumuz uzun...
Enfes
manzaralar ve vadiler arasında tepeleri tırmanmaya devam ediyoruz. Uludağ’ın
arka yüzündeki yolculuğumuzda durak bu kez Sorkun köyü. Sorkun köyündeki
rehberimiz; köyün ve Keles yöresinin meşhur tongurdaklı kaşıklarını yapan
İbrahim amcanın oğlu Halit. Köydeki çocuklar bizleri, hiç yalnız bırakmıyorlar.
Bu arada bizlere poz vermekten öyle keyif alıyorlar ki, o küçük yüzlerin
fotoğraf karelerine nasıl yansıdığını merak edip yanımıza koşuyorlar ve
soruyorlar “Nasıl çıktık? Nasıl oldu?” diye. Hayrettin Bey’in evinde, Ayşe
Hanım ve arkadaşları yöreye has dokuma ve dizgeleri yapmaya çalışıyorlar. Ayşe
hanımdan kadınların bele taktığı boncuklu, püsküllü dizgenin dokunuş öyküsünü
izliyoruz. Bir köşede yalnız başına duran “çufalık tezgah”, belli ki sessiz
sakin geçecek kış günlerinde evin hanımının kendisine hayat vermesini bekliyor.
Köyün büyüklerinden Ömrüye teyze geleneksel dokumaları ve bayan fesi yapımını
yanına aldığı gençlere öğretiyor, Havva abla dokumalara hayat verdiği tezgahına
sıkı sıkı sarılmış.Yöresel kıyafetlerin uyarlandığı bebeklerde son günlerin
modası olmuş. Yüzümde geleneksel sanatların az sayıda insan tarafından da olsa
yaşatılmaya çalıştığını görmenin verdiği memnuniyetle taşlı yollarda yürümeye
devam ediyorum.
Gün ilerledi,
öğlen oldu ve bizler acıktık. Yönümüz, İbrahim amcanın evi... Hanife teyzenin
hazırladığı köy yemeklerinin kokusu burnumuza kadar geliyor. Yer sofraları
hazırlanmış, köy ekmeği bol... Sofralardaki neşe ve evdeki ortam bana
Türkmenlerin şenliklerini hatırlatıyor. Osmanlı Beyliği döneminde, yazlık olarak
kullanılan Keles Kocayayla’ya iniş ve çıkışlarda düzenlenen o şenlikleri....Bu
gelenek günümüzde de devam ediyor. Keles’e 5 km mesafedeki Kocayayla’da her sene
haziran ayının ikinci pazar günü şenlikler düzenleniyor. Ayrıca günümüzde
özellikle haziran ayında, kiraz -çilek zamanı Uludağ’ın arka tarafında birçok
köyün kendine has festivali var artık.
Yemek
ziyafetinin üzerine birer bardak çay gider elbet... İbrahim amcanın yandaki evi
keyif çaylarımız için uygun bir mekan. Ev; bölgedeki el sanatlarının yaşaması
için bu işle uğraşanlara uzun zamandır destek olan R.Şinasi Çelikkol tarafından
kaşık atölyesi ve gelin odası olarak düzenlenmiş 2 odadan oluşuyor. Gelin
odasındaki sedirlerde oturup çaylarımızı yudumlarken duvarlarda sergilenen
dokumalar, işlemeler ve kıyafetlere dalıp gidiyoruz... Türkmen ve yörük kültürü
araştırmacısı ve bölgeyi çok iyi bilen grup liderimiz R.Şinasi Çelikkol bize
köye dair hikayeler anlatırken herkes Sorkun köyünün hayal aleminde bir rol
üstleniyor ve sobada yanan odunun çıtırtıları eşliğinde şarkılar, türküler
başlıyor söylenmeye.
Son durağımız,
Kocakovacık köyü... Bizi köy meydanında karşılayan Rafet ağabey ile sokaklarda
yürürken misafirhane ve çamaşırhaneleri geziyoruz. Fırın başında ekmeklerin
çıkmasını bekleyen köy sakinleri, yün eğirmekte olan teyzeler burada da bizleri
yüzlerindeki sevecen gülümsemelerle selamlıyor. Marangoz Şerafettin usta köyde
özelliklerin evlerin ahşap oymalarını yapan kişi olarak meşhur, hanımı da köyde
el dokumaları, göbekli şal, göbekli peşkir ve dizgeleri hala yapan kişilerden.
Faden teyzeyi de unutmamak lazım.
Güneş yavaş
yavaş alçalmaya hava serinlemeye başlıyor. Güneşin ışıklarını son dakikasına
kadar kullanmak arzusundayız. Günü uğurlamak için köyün üzerindeki tepede kurulu
okulun bahçesine çıkıyoruz. Bu tepeden köyün manzarasına da doyum olmuyor. Hava
serinledi birden... evlerin bacalarından yer yer tütmeye başlamış dumanlar...
Güneş bizi son kez selamlayarak karşı tepenin ardında kayboluyor, mavi gökyüzü
yerini yavaş yavaş yıldızlara bırakıyor.
Şimdi, bizleri
köyün terzisi ve ileri gelen büyüklerinden Süleyman Amca’nın evinde hiçbiryerde
bulamayacağımız hikayeler eşliğinde bir akşam yemeği ziyafeti bekliyor...
Hava karardı,
köyün sürüleri evlerine dönüyor. Tarlalarda çalışanlar köye döndü bile.
Doğa dostları,
Karagöz Turizm organizasyonlarında bizi yalnız bırakmayan Bursa gönüllüleri ile
Bursa’ya, eve doğru yola koyulma zamanı...Uludağ, yüce dağ, nasıl ki Bursa
şehrini kucaklıyorsan bizi de kucakladın bugün....bizde seni ve bugünü
ölümsüzleştirdik karelerimizde. Yaprağa ne mi oldu? Çantamda gün boyunca hiç
tahmin etmediği, Bursa lodosunun dahi ona yaşatamayacağı bir seyahata tanıklık
etti ve evimdeki eski ahşap konsol -aynanın üstünde uzun kış günlerinin
geçmesini bekliyor şimdi.
Uğur
ÇELİKKOL 5 Aralık 2007-Bursa
|