Hükmeden Kent ve Kar...
25 ocak 2002 Cuma
Başlangıçta Kaos mu yoksa
Bizans mı vardı anlayamadım...
Yollarda ani bir saldırıya maruz kalmış gibi orta yerde bırakılan otomobiller,
can
havliyle kendilerini dışarıya atmış insanların terk ettiği otobüsler,
yollarda nereye gideceğini, ne yapacağını bilemeyen bir sürü insan....
Böyle
telaşeli bir günde evde oturmak çok daha iyi olurdu belki ama
vizem
dolduğu için artık Yunanistan’dan ayrılmak mecburiyetinde kendimi
attım
sokaklara. Buzlu caddede ben bavulumu çekiyorum o da beni. Sıcak ülke
insanlarının çok ağrına gidiyor böylesi soğuk, böylesi kar.
Karlı
Atina’dan gecikmeli olarak bindigim ucagım karlı İstanbul Havaalanına
indiğinde beni o güzel gökyüzünden sonra nelerin beklediğini kestirmeye
çalışıyordum. Bindiğim takside ki donuk bakışlı şoför bezgin bir şekilde
“Yolculuk nereden böyle abi?” diye sordu. “ Atina’dan, karlı Atina’dan”
diye
cevap verdim. Lafım henüz bitmisti ki “Çok kar yağdı burada çooook” dedi .
Başka
bir şey konuşmaya da niyeti yoktu.
Havaalanından çıkarken,
polislerin ruh dünyasını yansıtan bir şey gördüm.
Bir kardan polis. Boyu iki metreye yakın; devletin büyüklüğünü simgeliyor
olmalıydı. Başında polis kasketi vardı. Üniforma niyetine, gövdesine küçük
çöplerden Tanzimat dönemi Osmanlı askerlerinin ( hani şu ünlü kırmızı
ceketliler vardır ya çizgi romanlarda) ceket görüntüsü. Pırpırlarıda üzerinde;
sanırım polisin yükselme arzusunu temsil ediyordu ve en ilgi çekicisi, bir
plastik eldivenin içine kar doldurulmuş, o devasa gövdeye bitiştirilmiş,
kardan polise selam veriyor havası verilmiş. Belki de en ilgi çeken taraf
buydu.
Aslında
bu ülkede yaşayanların kardan adam yapma alışkanlığı yoktu. Çocuk işiydi bu
zaten,
ne geregi vardı canım. Şehirde yağan kar acıdan başka bir şey getirmiyordu
artık.
Soğuk,
fakirlerin en korkulu rüyası olmuştu. Birçok evsiz sığınacak bir yer peşindeydi
en
azından birkaç günlüğüne... Garibin mevsimi yaz bir an önce gelmeliydi.
Böylesi
kar uzun yıllardır düşmedi İstanbul’a, Bursa’ya hatta sıcak günlerine birçok
kereler
tanık olduğum Atina’ya. Karın ne zaman yağacağını bilebilsek, her yıl sekiz
aylarını kardan yolları kapanmış köy ya da kasabalarında geçiren insanları
anımsamak
uğruna
bu büyük kentte de bir kış günü, kış festivali yapamaz mıyız? Hani
1980’lerden sonra neredeyse her şehir ve her kasaba için bir kurtuluş günü
tespit edilmişti ya aynı öyle bir şey. Düşman işgalinden kurtuluş günlerinin,
Diyarbakır karpuzu, Susurluk yoğurdu veya ayranı, Devrek bastonu, Eskişehir
Lületaşı günlerinden sonra bir de “ kar yağdı böyle oldu festivali” .
Bizanslılar bin yıldan fazla
bir süre “dünyalarını” yönettikleri
şehirlerine “ Vassilevoussa” (hükmeden şehir) demişler. Bin yıl boyunca,
hükmeden şehre dost - düşman, medeni-barbar, doğulu-batılı herkes büyülenmiş
gözlerle bakmış. Belki de iştahla. Kimler gelmiş ve girememiş şehre.
Karadeniz’den rutubet ve soğuk getiren poyraza kimler yenik düşmemiş ki! Bir
de Rum Ateşine! Ve nihayet “Şehrin fatihleri”, 1204' teki Haçlı İstilasından
beri belini doğrultamamış bir viraneler yığını ile karşılaşmışlar 1453’te.
Fethi izleyen imar ve iskan hareketinin ardından imparatorlukta din
ve dilden başka ne tür bir radikal değişiklik olduğunu kestirmek güç aslında.
Osmanlı, Bizans'ın Eskiçağ'dan kalma siyasi yapısı ile beraber iyi-kötü
huylarını
da
bünyesine katıvermiş. İmparatorluğun İstanbul'dan gayrı kısımları koca bir
varoştan ibaretmiş; Cezayir'den Hazar denizine, Kırımdan Yemene uzanan bir
varoş.
Bu
devasa coğrafyanın hayatını ve kaderini; surların arasına sıkışmış
ve çoğu zaman burnunu dışarı çıkarmayan padişahın keyfi, vuzeranın
(vezirler takımı. toplumdaki yüksek rütbe ya da makam sahibi kişileri
belirtmekte kullanılır), ulemanın, yeniçeri güruhunun doymak bilmez iştah ve
ihtirasları türlü ırktan cariye ve aşüftenin entrikaları, ahalinin
iniltileri ve Duvel-i muazzama ( büyük devletler) sefirlerinin tazyikleri
tayin ediyordu. Tüm bunlara birde temelleri sağlamca atılmış bir bürokrasinin
basiretini de herhalde eklemek gerek...
Ama kent güzelmiş, Osmanlı İstanbul’u, muhteşem camilerle mütevazi
ahşap
evlerin, bostanlarla medreselerin, kiliselerle havraların, Roma su
kemerleriyle Osmanlı çeşmelerinin yeşil bir zeminde beraberce ömür sürdüğü
dillere destan bir yermiş. Sokaklar öylesine darmış ki, Padişah, kızının
develerden oluşan
gelin alayını şehirden geçirmek için birkaç evin cumbasını testereyle
biçtirmek zorunda kalırmış. Ne gam! Köşe başından mücevher gibi camiler,
mescitler ve sular fışkırıyormuş . Osmanlı, Bizans sarnıçlarının durgun
suyunun lezzetini beğenmemiş olacak ki Trakya ormanlarından sular getirerek
her tarafa çeşmeler yaptırmış. Güzel bir kent ya bu İstanbul., herşeye layık .
Taksi şoförü Esenler Otogarı’na doğru gaza bastıkça basıyor. Ön cam
diğer
araçlardan sıçrayan sular yüzünden çamur içinde. Yollar çamur, Esaslı
bir
yağmur bekliyor İstanbul, yıkanmak istiyor, haykırıyor şehir, temizlenmek
arınmak
istiyorum diye...acaba sadece kardan çamurdan mı? İnsanın içine
sıkıntı
veren bir yol, çevre yolu, etrafta yüzlerce göz rahatsız edici bina ve
geleceğin İstanbul'u düşkün bir kadın olarak kişileşiyor gözümde.
Edebiyatçıların Bizans’a yakıştırdıkları “ipek ve mücevherlere
bürünmüş kibar fahişe” benzetmesinden çok farklı, naylon kumaştan sahte
markalı elbiseler giymiş, şişman, çökmüş ve bezgin bir kadın. Fast-food
yiyeceklerle semirttiği vücudu çirkin yağ dağları halinde büyümeye devam
ediyor; yarısı ojeli tırnakları kir içinde, kirli gövdesini yıkamaya lüzum
görmüyor, bunu talep eden müşterisi yok, zaten duştan akan suyun ne kadar
temizleyeceği de çok şüpheli. Geçmişini hatırlatan yegane nesneler,
ninesinden miras kalan, gerdanının gıdısının kıvrımları arasına sıkışmış
birkaç parça mücevherden ibaret. İyi kalpli adamı oynayan müşterileri
yapmacık bir şefkatle ona bu mücevherlerin hikayesini soruyorlar, ilgisizce
anlatıyor, müşteri biraz fazla para bırakıyor. Geçtiğimiz günlerde birden bire
popüler
olan “Salkım Hanımın Taneleri” gibi bir kader bu aslında. Kimin umrunda?
Herkesin bir hikayesi vardır öyle değil mi? Çıkıp giden müşterinin
ardından düşkün kadın, havasız ve karanlık odasında hap ve alkolün
yardımıyla uyuyakalıyor...
Herşeye
rağmen karlar altındaki İstanbul güzel. Hakikaten güzel.
Yolcusu
az otobüs boğaz köprüsünde hızla ilerliyor şimdi Asya’ya doğru, yolcular her
biri
ayrı
yüz ayrı göz, yaşamıyorlar bu güzelliği... Avrupa geride kalıyor...
Altımızdan geçen Rus bandralı geminin kaptanı acaba İstanbul’un bu beyaz
güzelliğinin tadını çıkarıyor mu? O da dalmış mıdır benim gibi rüyalara...?
Düşünüyor mudur geride bıraktıklarını?
Hayat gerçekleşemeyen rüyalarla dolu... Hangisi gerçekleşir ki sahi?
Obur, tacizkar bir grilik ormanı içinde gözlerimi açıyorum Erenköy’e
doğru.
Çirkin
beton dağları çökmüş, diğer bodur çirkinliklerle beraber hepsini kesif bir bitki
örtüsü
kaplamış. Arada bir mangal yapılan lüzumsuz eşya mezarlığı dediğim
balkonlardan, ağaç gövdeleri yan yan fışkırmış, duvarların çirkin renklerini
ya da çıplak tuğlalarını sarmaşıklar gizlemiş, üç kuruşluk taklit parke
taşları yer yer erimis kar battaniyesi altında. Ve aralarda dolaşan tek tük
insanlar...
Betonu,
asfaltı ve plastiği kavrayan yeşil kollar ahşap ve taşa dokunmamışlar.
Peki ya
diğer İnsanlar nerede? Yollarda birkaç ihtiyar nazikçe selam verip adımlarını
hızlandırıyorlar. Cami avluları, meydanlar bomboş, şehir hatları “Kalamış”
vapurunun
düdüğü
duyuluyor uzaklardan. Birkaç güvercin uçuyor havada....onlarda şaşkın,
kanatlarının sesleri yankılanıyor. Uzaktan bir ney sesi işitiliyor. Yoksa bana
mı öyle
geliyor? Çalan kim? Hoparlörsüz okunan ezana belli belirsiz çan sesleri
karışıyor.
Hangi
müezzin? Hangi zangoç? Her köşe başında kediler tembelce yalanıyorlar.
Beyoğlunda bir sokakta, elinde ekmek torbası evinin yolunu tutmuş bir Hanım
yavaşça
ilerliyor...Balıkçı tekneleri dönüyor, Karadeniz tarafından ağlar dolu...
Dolmabahçe de el ele yürüyen aşıklar var. Kapalıçarşı ‘da içilen bir kahvenin
kokusu
taa
burnuma kadar geliyor....muş.
Son
paragraf yalnızca bir rüyaymış!
Ruhum
orada, aklım burada sisli soğuk bir Bursa akşamı karşılıyor vücudumu.
Ugur Celikkol / 25 ocak 2002 Cuma